Perşembe, 23 Temmuz 2026

‘Türkiye İşçi Sınıfı Tam da O Slogandaki Hali Yaşıyor’



İzBB, toplu sözleşme kazanımlarını gasp etmek için kıyım, şantaj ve tehdit yoluna giderek bin 30 işçinin işine son vereceğini açıkladı. İlk elde işine son verilen 368 işçi direnişin 10’uncu gününde geri alındı. Direniş sürerken dayanışma için arkadaşlarının yanında duran ve kıyım tehdidi altında bulunan iki işçiyle yaptığımız sohbeti yayınlıyoruz


İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin (İzBB) işçi ve sendika düşmanlığıyla düğmesine bastığı kıyıma karşı belediye binası önünde devam eden direnişin 9’uncu gününde işten atılmamış ancak arkadaşlarına destek için direnişin yanında duran Alınteri okuru işçilerle konuşmuştuk. Taşeron, güvencesiz çalışmanın işçilerde nasıl bir tedirginlik yarattığından da sendikaların tutumu ve bugüne getiren sürecin temel nedenlerinden de bahseden işçiler, işçi sınıfının kendisine karşı gelişen saldırıları kolektif bir barikat örerek durdurabileceğini, bunu yapamadığı koşullarda elinde kalan hakları da kaybedeceğini söylediler.

Ücret sendikacılığına, işçi sınıfının bölünmüş ve dağınık yapısına/haline, bugün dayatılan yaşamın ücretli kölelik düzeninin çıplak hali olduğuna işaret eden işçiler, birleşik mücadelenin yaşamsal öneminin altını çizdiler.

Bu röportajı yaptığımız günün ertesinde İzBB’nin işlerine son verdiği 368 işçi işe geri alındı. Direnişle geri alınan işçilerin halen bir iş güvencesi yok! Cemil Tugay ve benzeri patronların iki dudağı arasından çıkacak söze bağlı çalışma hakkına sahip olup olmamaları.

İşçiler direniş sayesinde işe geri dönerken aynı zamanda toplu sözleşme kazanımları olan eylül ayı zammından da vazgeçtiler, bu zam ocakta yapılacak. Tugay’ın İzmir halkını işçilere karşı kışkırtmakta kullandığı “işe devam primleri”nin kaldırılmasını ise engellediler.

İşçiler direnerek işine döndü, ancak aşağıda yer alan röportajdaki gerçekler yerinde duruyor. Halen iş güvenceleri yok ve en önemlisi de güçlü bir örgütlülükten yoksun olma gerçeğiyle karşı karşıyalar.

İşçiler işe dönmüş ve direniş sonlanmış olsa da bu röportajı önemli vurgularını da dikkate alarak yayınlıyoruz:

Son bir buçuk aydır İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde (İzBB) kitlesel işçi kıyımı gündemdeydi. Yaklaşık bir aydır da Belediye-İşin örgütlü olduğu İZDOĞA, İZULAŞ ve İZBETON şirketlerinde çalışan işçiler açısından bu pratikleştirildi, çok sayıda işçi kıyıma uğradı. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz, belediyenin bu tutumunda esas belirleyen nedir?

İlk işçi: Bizim sözleşme sürecimiz 2024 Mart yerel seçimlerinin 5 gün öncesinde tamamlandı. O süreçte aday yapılan Cemil Tugay hem pasif bir isim olması hem de Beşli Çete diye tabir edilen AKP’ye yakın inşaat patronlarına arsa satışı yapması nedeniyle tepki duyulan bir adaydı.

AKP adayı Hamza Dağ ile arasındaki makas daraldığı için o süreçte tıkanan masa onun talebiyle yeniden kuruluyor. Belediye-İş bunun görüntülerini de yayınladı, basında da çıktı. Tugay o dönemde “Bana seçimi kaybettireceksiniz” diye serzenişte bulunuyor, greve gidilmemesi için telkinlerde bulunuyor. O dönemin İzBB Başkanı Tunç Soyer bu koşullarda şimdi sorun edilen yüzde 62,02’yle biten sözleşmeyi imzalıyor.

Sözleşmeye göre sonrası 1 yıllık enflasyon+devamında 6 aylık enflasyonlar şeklinde geliyor. Yani 1 yıl sonra marttan marta uygulanacak zam, enflasyon oranları hesaplandığında yüzde 42,05 çıktı. Bu oran uygulandığında bu sefer İZDOĞA, İZULAŞ ve İZBETON şirketleri bünyesinde çalışan işçilerin ücretleri bir miktar yukarıya çıktı. Tabii bu, diğer şirketlerde çalışıp aynı işi yapan işçilerle aradaki farkı açtı. Yani İZENERJİ’de ya da park bahçelerde çalışan, yola taş döşeyen işçiyle aradaki fark açıldı.

Bu arada DİSK Genel-İş’in örgütlü olduğu İZENERJİ, İZELMAN ve Egeşehir’in sözleşmesi vardı. Bu süreçte onların talebi ‘Eşit işe eşi ücret’ti. Çünkü İZULAŞ’taki şoförle İZELMAN’daki şöför arasındaki makas açılmıştı veya İZDOĞA’daki çalışanla hemen yanındaki İZSU’da çalışan işçi arasındaki makas açılmıştı. O yüzden onlar sözleşme perspektifini “Eşit işe eşit ücret” şeklinde belirlediler. Bu perspektif doğrultusunda anlaşma sağlanamayınca bu şirketlerde çalışan işçiler greve gittiler.

Grev sürecinde sendikacıların sınıf sendikacılığı yapmaması sadece ücret sendikacılığı yapmaları ve Tugay’ın da gerek medya gerekse sosyal medyada algı yönetimiyle sendikacıları itibarsızlaştırması -çünkü sendikacıların bazı hataları vardı- kapsamlı bir kampanya biçimini aldı. Sonuçta işçilerin ezici bir kısmının ücretli kölelik düzeni dediğimiz bir düzende 22 bin TL ile çalışıyor olması, açlık sınırının altında bir rakamla çalışıyor olması toplumun bazı kesimlerinde infial yarattı. Belediye başkanı ve yönetim öyle bir algı yarattı ki, sanki işçiler 80 bin 90 bin TL alıyor ve daha fazlasını talep ediyorlar şeklinde anlaşıldı. Oysa öyle bir rakam yok!

Gerçekte öyle bir rakam var mı ki?

Öyle bir rakam yok. Hepsi 55-65 bin bandında. Hatta Tugay’ın yayınladığı bir bodro vardı. Bu, gece gündüz çalışmış, bayramlarda çalışmış, pazar günlerinde çalışmış bir işçinin bütün mesailerinin toplamını ifade eden 132 bin liralık bir bordroydu. Normalde öyle bir maaş yok! İşçiyi gece gündüz çalıştırmış ve bunun karşılığı bu. Aslında insan haklarına da aykırı bir durum söz konusu.

Sonuç itibariyle orada bir grev patladı ve bu grevin temel çıkış noktası “eşit işe eşit ücret”ti.

İzBB Başkanını bu arada Metro AŞ ve İZDENİZ’de de sözleşmeler bitirdi. O sözleşmeleri yüzde 30’u geçirmeyerek bağladı. Aslında mesele AKP Hükümeti ve hükümetin ekonomi bakanlığının öngördüğü enflasyonun üzerine çıkarmamak. Temel amaç AKP’nin emekçilere çizdiği sınırı geçirtmemek. Bunun üzerine kurulan bir anlayışla hareket edildi.

CHP belediyeciliğinin diğerlerinden bir farkı olduğu söylenir, bu böyle mi gerçekte?

Aslında tutum ve davranışlarıyla baktığında pek bir fark ifade etmiyor. Baktığında AKP 12 Eylül döneminde Evren’in söylemlerini kullanmakta. CHP’li Tugay da AKP ve bakanlarının kullandığı söylemler, şantajlarla işçileri yıldırmaya ve işten atmakla tehdit etmekte. Geldiğimiz noktada eylülde bir zam daha geliyor. Başkan bunu vermeme derdinde. Verdiğinde Mehmet Şimşek’in çizdiği ekonomik bandın üzerine çıkmış oluyor. Burada bir direniş sergiliyor başkan kendince, kendi siyaseti ve bakış açısı açısından. Bu noktada da belediye çalışanları ve sendikaya şu teklifte bulunuyor: Ben bunu ödeyemem, 6 aylık enflasyon farkından ve teşvik primlerinden vazgeçerseniz işçi kıyımına gitmem diyor. Bu tutumunu vatandaşta da “Ben sizin paranızı koruyorum, bu para halkın parası, İzmir’in parasını çarçur etmeyeceğim” algısı yaratmaya çalışıyor. Bir algı yönetimi yapıyor yani. Çünkü baktığında aynı belediye başkanı bin 30 kişi atacak, ama bin 30 kişiyi daha atmadan 3 bine yakın işçi aldı. Kapsam dışı denilen bir sistemle daha fazla ücret vererek aldı bu işçileri.

Ama iş fazlalığından da bahsedebiliyor! Bir 10 bin işçi fazlası var diyor ama 3 bin kişi alıyor. Emekli olanlar vs. olunca işçi sayısı düştü ama bin 30 kişiyi atarken 3 bin kişi alabiliyor. Baktığında bir operatör ya da teknik personel almıyor. Çaycı, çorbacı vs. işler için alıyor. Genel merkezde belirlenen listelere göre adam alıyor.

Partisinin AKP ya da başka bir şey olması fark etmiyor. Her yerde aynı uygulama aynı anlayış fark etmiyor yani…

Elbette fark etmiyor. Baktığında 6 aylık enflasyon farkından vazgeçilmesini ve teşvik primlerinden vazgeçerseniz işçi çıkarmayı durdururum diyor. Bu teşvik primlerinden biri 2005’te Aziz Kocaoğlu döneminde sözleşmeye girdi. Buna göre 20 gün boyunca izin vs. almadan kesintisizce çalışan bir işçiye 2 günlük prim veriliyor. Aslında bu performansı arttırma manasında bir prim. Yine sonraki sözleşmelerden birinde de rapor teşvik primi diye bir uygulama konuluyor sözleşmeye. Biliyorsun burası kamu, kötüye kullanılabiliyor bazı haklar. Sürekli bir rapor alma hali olabiliyor. Bu açıdan iş savsaklanmasın anlamında tekrar burada “rapor teşvik primi” denilen bir madde konuluyor. Yani performansı ve sürekliliği arttırmak, sağlamak anlamında. Buna göre yılda 5 günü geçmeyecek şekilde rapor alan bir işçiye 12 günlük yevmiye teşviği ödeniyor. Tugay bu teşvik primlerinden ve enflasyon farkından vazgeçilmesini istiyor. Bu da bir işçi açısından totalde 5-6 bin TL’lik kayıp anlamına geliyor.

Bu bir barikat! İşçiler ya da sendika bu barikatı geçirtirse devamında başka şeyler de isteyebilirler.

Sınıf mücadelesi açısından da ön açıcı, örnek teşkil eden bir durum olacak değil mi?

Tabii, tabii… Patronlar bu barikatı güçlendirmeye çalışacak. Eğer geçmezlerse o barikat sağlamlaşacak. Bu sadece belediyeler açısından değil Türkiye işçi sınıfı açısından, İzmir işçi sınıfı açısından önemli bir çıta olacak. Birbirinden feyz alma, birbirinden etkilenme, öğrenme anlamında. Burada olursa yarın Buca’da ya da başka bir yerde bu barikatı yıkmaya çalışacaklar. Ama işçi sınıfı bu barikatları kurarsa her yerde bu sağlam olacak.

Biraz direnişten bahsedelim; kaç gündür yaşanıyor direniş, neler oldu?

İşten atılan işçilerin çadır kurarak başlattıkları bu direnişin talebi işe geri dönmek. 9 gündür devam ediyor direniş.

Ne bekliyorsunuz; bağlı olduğunuz sendikalar ne düşünüyor, ne yapmak istiyorlar?

Buradan bir sonuç çıkar çıkmaz bilemiyorum. Bu siyasi çevrelerin, kitle örgütlerinin, İzmir halkının, diğer işçi bölüklerinin vereceği desteğe bağlı. Tek başına belediye işçilerinin, işten çıkarılan işçilerin ya da sendikanın aşabileceği bir şey değil bu. Toplu halde barikatı güçlendirme meselesi bu.

Şöyle acı bir durum var, üzülerek izliyorum. DİSK grevdeyken Belediye-İş destek vermedi, şimdi Belediye-İş’in böyle bir hikayesi varken DİSK destek vermiyor. Hani meydanlarda atılan bir slogan var ya “Birleşe birleşe kazanacağız!” diye. Aslında o kof bir yalan! Marx’ın söylediği “Bütün ülkelerin işçileri birleşin”. Ama hiç kimsenin birleştiği falan yok. Barikatı biz zaten oradan geçirtiyoruz.

Bu kıyım belediyeye bağlı ve Türk-İş’in örgütlü olduğu İZDOĞA, İZULAŞ ve İZBETON şirketlerinde çalışan işçileri mi kapsıyor?

Benim çalıştığım şirketten yüz, diğerinden yüz, bir diğerinden de 800 olmak üzere toplamda bin 30 işçinin işten atılacağı söyleniyor. Şimdiye kadar 368 kişinin çıkışı verildi, devamının da geleceği söyleniyor.  Ama dediğim gibi Türkiye işçi sınıfının, İzmir işçi sınıfının ve sadece Belediye-İş’in değil DİSK’in ya da diğer sol cenahta bulunan kurumların, kitle örgütlerinin de bu barikatı sağlamlaştırmaya katılmasıyla durum değişir.

Buradan olumlu bir sonuç çıkmazsa sendikanın grev kararı var mı?

Şu anda böyle bir karar yok. Sadece bu direnişi belediye başkanının olduğu her yere taşımak kararı var şimdilik. Katıldığı açılışlara, toplantılara taşımak… Geçen gün bir Meclis toplantısı vardı mesela oraya yürüdüler, bir gerilim de yaşandı. Yarın da olacak (önceki günü kastediyor). Sendikanın kararı bu yönde.

Siz hangi birimde çalışıyorsunuz, desteğe mi geldiniz yoksa işten atıldığınız için mi buradasınız?  

Diğer işçi: Desteğe geldik, çalışıyorum ama bunun herhangi bir garantisi yok. Bugün çalışıyoruz ama yarın ne olacağımız belli değil. Herkes bir belirsizlik, sıkıntı içinde. Çünkü herkesin borcu var, harcı var, ailesi var, kirası var, şusu var busu var… Yani bugün işe gidiyorsun ama yarın ne olacağı belli değil. Garantin yok. O olmadığı için huzursuz oluyorsun, problemli oluyorsun, stresli oluyorsun. Bunu bazen arkadaşa, bazen işe yansıtıyorsun. Çünkü rahat değilsin. Bakıyorsun mesela adamın evi kira, borcu var, yarın ne yaparım diye düşünüyor. Bir garantimiz yok yani. Bunun bir çözümünü bulsalar, bir kurala bağlasalar insanlar da rahat olur.

Siz bu direnişin sonucunda ne bekliyorsunuz ya da direnişteki işçilerin ve sendikanın tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sendikanın şu an yaptıklarını olumlu buluyoruz. Beklentimiz işçi arkadaşlarımızın işlerine geri dönmesi. Geleceğin belirsizliğinin ortadan kaldırılması. Bu belirsizlik büyük sıkıntı.

Arkadaşınız ‘sendikalar en başında ücret sendikacılığı değil de sınıf sendikacılığını doğru düzgün işletseydi böyle olmazdı, kazandığımız ekonomik haklar da dahil tüm haklarımız daha güvenceli hale gelirdi’ dedi, siz bu konuda ne dersiniz.

Öyle olmuş olsaydı sonuç sanırım daha düzgün olurdu, daha garantili olurdu. Şimdiki gibi olmazdı. Şu an çok sıkıntılı bir durumdayız hepimiz.

Dağınık bir yapılanma var değil mi?

Tabi, tabi dağınık bir yapılanma var.

Diğer sendikalardan destek yok…

Evet destek yok, kimseden destek yok. Birkaç örgütten destek var ama bulunduğunuz partiden bile destek yok.

Hem bu kıyım ve direniş hem de işçi sınıfının geleceği açısından neler söylersin?

İlk işçi: Yıllar önce Alınteri’nden okuduğumuz bir slogan vardı: Kahrolsun ücretli kölelik düzeni! İşçi sınıfı, Türkiye halkı bugün tam da ücretli kölelik düzenini yaşıyor. Ücret alıyor ama kölece yaşıyor. Hayatını kurtaramayan, çoluğunu çocuğunu okutamayacak, kirasını ödeyemeyecek bir düzende yaşıyor şu anda, hayatta kalmak için boğuşuyor. Tam da o atılan slogandaki ücretli kölelik düzeni zamanını, halini yaşıyor.

O zaman birleşmekten, örgütlenip mücadele etmekten başka çaremiz yok.

Tabi ki. Marx’ın dediği gibi işçi sınıfının birleşmekten, mücadele etmekten başka bir çaresi yok.

Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz.

Biz teşekkür ederiz…