Darbeye Karşı, Darbeciliğe Teşne!



Burası halkın, muhaliflerin, sokaktaki insanın “hakaret” etti, “direndi” diye hırpalandığı, içeri atıldığı “o ülke” işte! 12 Eylül’ün üstünden 45 yıl, 28 Şubat’ın üstünden neredeyse 30 yıl geçmiş, değil mi!


Umur Talu

12 Eylül darbesi için Evren’in hayali o düzenin sürüp gitmesiydi.
28 Şubat “darbesi” için “Paşalar” demişti ki “Bin yıl sürecek.”

İlkine sendikadan sonra çalıştığım Marmara Belediyeler Birliği’nde birkaç ay önce mezun bir öğrenci olarak yakalanmış, bir süre sonra da akademik dünyada olmasını istediğim hayatım mecburen “gazeteci” olarak akıp gitmişti.

İkinciye o gazeteci yine “darbe karşıtı” olarak denk geldi; Genelkurmay gazeteden attırmak için bastırdı, olmadı davalar açıldı. Bugün iktidarda olan veya Erdoğan’ın tasfiye ettiği “Refah ve AKP demokratları” şaşırarak da olsa o tavrı kutlamıştı. (Hoş, tam bir 28 Şubat yıldönümünde atıldım!)

Yıllar geçerken “AKP darbeleri” üst üste geldi oturdu ülkemin bağrına. Tersten de olsa “28 Şubat kafası” ve ayrımcılıkları, sözde Anayasa değişse de “12 Eylül despotizmi” devam ediyor. Kılık değiştirmesi, despotizmi despotluk olmaktan çıkarmıyor.

“Ayrımcılık mağdurları” ülke tarihinin en büyük ayrımcılığını “demokratik hukuk devleti” kılıfında icra ettiler, ediyorlar. “Darbe karşıtları” darbelerden, darbecilerden öğrendiklerini, “Tek adam-Kukla meclis” düzeniyle uyguluyor.

27 Nisan “darbeci muhtıra”sında, o sıra sadece yazarlarından biri olduğum gazetede “Darbeye Hayır” manşetinin atılması için, hem de daha AKP iktidarı ne diyeceğini bilemediği sırada, ısrarcı olmuştum. “15 Temmuz darbe muamması”nda ise, yurt dışındaydım; daha ne olduğu bilinmeden, iktidar ekibi ortada yokken, anında gazetenin internet sitesine yazımı girip yine “Darbeye Hayır” demiştim.

Şimdi de aynı şey… ne tuhaf değil mi? “Darbeye Hayır.” Sözde darbe mağdurlarının “darbeci mağrur” olarak her köşeye saldırdığı bir ülkede, o darbeye, şu darbeye hayır; bu silsileye de hayır!

İktidar, bir “tasarım harikası” olarak CHP’nin içine kendi bağrından “bomba” koymayı denedi. Gerçekten de bir an için de olsa, “CHP’nin hedefi” şaştı; Erdoğan ve iktidar olmaktan o an çıkıp “Gürsel Tekin” oluverdi. Oysa maşa maşadır, onu tutan eldir sorun.

Ama partiler bir an şaşırsa da, “yeter artık birikimi”nin doldurduğu kitleler öyle değil. İktidarın şükredeceği bir şey var: Bu ülkenin kitleleri “efendi!” Ne Fransız oluyorlar ne de Nepalli! Sen işte onların üstüne, yaşlı veya bile demeden gaz sıktırıyor, plastik mermi attırıyor, onları coplatıyor, çocuklarını toplatıyorsun.

Zaten her gün canı yananların canı böyle copla filan yanmaz. Bu insanlar, hatta yıllarca iktidara oy verenlerin bir kısmı bile sandık bekliyor. Hele, bu iktidarda doğmuş veya büyümüş Z kuşağı! Hele kadınlar, genç kızlar!

Neden? Çünkü adaletsizlik, baskı, dayatma, korku, endişe, geleceksizlik, bugünün karanlığı onlara hayatlarının her anında darbe vurdu, vuruyor. Eğitimden geçime, işsizlikten ufuksuzluğa, kadın katliamından hayvan katliamına, aşağılanmadan adalet ve devlet şiddetine kadar. Say say bitmez zaten…

Kocaman bir “ne istemediğini bilen” halk yarattı iktidar. Onun içine, kendisine oy verenlerden de kattı. Her şeye rağmen seçimlerin olduğu bir ülkede, bir iktidar için en tehlikelisi “neyi ve kimi istemediğini bilenler”in çoğalmasıdır. Çünkü onlar bunda kolayca birleşir. Oysa “ne istediğini bilenler” daha mücadeleci, daha kararlı, daha idealist olsa bile, “istediklerinde” ayrışır. Doğrusu ikincisidir ama en keskini ve kitleseli “ne istemediğini bilenler”in ortak tavrıdır. Sonrası ayrı hikâye tabii!

Devasa olmuş, medyaya girmiş bir şirkete operasyon yapıldığında bile, bir köşesinden “Binali” çıkıveriyor. Görünüyor işte! Tam sen ana muhalefetin kazandığı belediyelere, çürükler de vardır elbette, yaylım operasyon yaparken ve bunun için kendi belediyelerinin de “iş tuttuğu” bir zatı olta olarak kullanırken, bak kim, kimler çıkıveriyor. Kral çıplak çünkü!

Hastanelerdeki “ölü bebek çetesi” de benzer fotoğraf karelerindeydi, uyuşturucu ve mafya sülalelerinden şahsiyetler de, şimdi kaçakçılıkla, kara parayla suçlananlar da.

Bunların hiçbiri olmasa bile, bir ülkede bir günde dört kadının öldürülmesi bile infiale yeter. Katiller bir süre öncesine kadar eşti, nişanlıydı, sevgiliydi, kayınpederdi. Bazıları cinayet anında bile öyleydi. Hepsi siz “toplumu Manifest’ten korurken” öldürüldü. Her gün yeni bir kararla, vaazla devletin, iktidarın kadınların üstüne yürüdüğü, İstanbul Sözleşmesi’ni bile onlara çok gördüğü bir ülkede “erkek, maço, koca şiddeti” kasıp kavuruyor.

“Terörsüz Türkiye”ye tamam, ama “Kadınsız bir Türkiye” de böyle işte! Öldürülen kadınları ayıralım mı, mini etekli, başı açık, başörtülü, tesettürlü diye? Katiller ayırmıyor. Kadınlar da bu nefret ve şiddet düzeninin kendilerini ayırmadığını daha çok fark edecek. Bir kadının ezildiği, yok edildiği yerde, hepsi tehlikededir çünkü! Çünkü iklim böyle tezahür etti, ettirildi.

Muhalifini yok etmeye adanmış, erkek muktedirlerce tesis edilmiş bir “kibir-kin-nefret- intikam düzeni” toplumun bilhassa maço-erkek hücrelerine de sızıyor. Aralarından bazıları da, en yakınları bile olsa, kendilerine “artık muhalif” olan kadınları yok ediyor işte!

Beş yaşındaki çocuğun önünde, babasının, kocanın tutup kayınpederin defalarca bıçakladığı yüksek mühendis Başak Gürkan 40 günde öldürülen 40 kadar kadından sadece biri. Toplumu sarsan “Özgecan cinayeti” sonrası 2 binden fazla kadın öldürülmüş, “kadınsız Yeni Türkiye”de. Yoksa 10 yılda 4 bin kadın mı? Kanlar sayıları bile örtüyor olmalı!

Bilesiniz diye: Başak Gürkan’ın başı açıktı, Urla’da eski sevgilinin katlettiği Selin’in de; mesela Konya’da ayrıldığı kocasının öldürdüğü B. K. ise başörtülüydü.

Burası, Milli Savunma’da çalışıp hayatı savunulmayan Başak’ın öldürüldüğü, karakolun kendini koruyamayıp 16 yaşında bir katilin iki polisi katlettiği ama ana muhalefet binasının binlerce polisle kuşatılıp işgal edildiği, halkın, muhaliflerin, sokaktaki insanın “hakaret” etti, “direndi” diye hırpalandığı, içeri atıldığı “o ülke” işte!

12 Eylül’ün üstünden 45 yıl, 28 Şubat’ın üstünden neredeyse 30 yıl geçmiş, değil mi!

T24