Cuma, 17 Temmuz 2026

MESEM Artık Üniversitede



YÖK’ün getirdiği “1+1” (Meslek Yüksekokulu) ve “3+1” (Fakülte) formülleri, MESEM mantığının yükseköğretime taşınmasından başka birşey değil. Artık söz konusu olan çocuk ve genç emeğini koruyucu yasal ve kurumsal tüm çitleri aşındırarak sermayenin kullanımına erken yaşlardan itibaren ve kesintisiz bir şekilde açmaktır


Selçuk Ulu

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), 6 Şubat 2026’da Resmî Gazete’de yayımlanan bir yönetmelik değişikliği ile üniversite öğrencilerine “mezun olmadan çalışma hayatına atılma müjdesi”ni verdi. Bu düzenleme ile “işletmede mesleki eğitim” kavramı, Türkiye Yükseköğretim Yeterlilikler Çerçevesi (TYYÇ) ile uyumlu hale getirilerek öğrencilerin en az bir dönem (veya program türüne göre iki dönem) tam zamanlı olarak işletmelerde uygulamalı eğitim almalarının önü açıldı. Ancak bu “müjde“, eğitim sisteminde yaşanan çok daha kapsamlı ve derin bir dönüşümün sadece görünen yüzüdür. Bu dönüşüm, işbirlikçi burjuvazinin Orta Vadeli Program’ının (OVP) stratejik hedefleri ile yaygınlaştırılan Organize Sanayi Bölgeleri’nin (OSB) somut ihtiyaçlarının kesişiminde, çocukluktan genç yetişkinliğe uzanan bir süreklilik içinde tasarlanmıştır. Temel amaç, yükseköğretimi OSB’lerin ihtiyaç duyduğu “nitelikli beşeri sermaye”yi üreten bir araç haline getirerek, toplumsal proleterleşmeyi kurumsallaştırmak ve genç emeği disipline etmektir.

Eğitimin İşgücü Piyasasına Endekslenmesi

Orta Vadeli Program (OVP 2026-2028), işbirlikçi burjuvazinin bu dönüşümün yol haritasını çizen temel stratejik belgesidir. Program, “yeni nesil çalışma modelleri” ve “işgücünün niteliğinin artırılması” gibi başlıklarla, eğitim politikalarını doğrudan piyasa ihtiyaçlarına bağlamayı hedefliyor. OVP’de eğitim, “rekabet gücü” ve “istihdam edilebilirlik” gibi kavramlarla tanımlanarak sosyal ve eleştirel bir hak olmaktan tamamen soyundurulup ekonomik bir “yatırım” ve “üretim faktörü” olarak konumlandırılıyor. 

OVP’nin hedefi, eğitim çıktılarını OSB’lerde somutlanan sanayinin ihtiyaçlarına göre standart hale getirmek, böylece sermayenin ihtiyaç duyduğu bilgi, beceri ve yetkinlik temelli bir yapı kurmaktır. Bu çerçeve, yalnızca üniversite değil ortaöğretimden başlayarak tüm eğitim sistemini kapsayan bir dönüşümü meşrulaştırmaya soyunmuştur.

Dönüşümün Mekânsal ve Disipliner Odağı Olarak OSB’ler

Bu stratejik hedefin fiziki karşılığı, ülke genelinde hızla yaygınlaştırılan Organize Sanayi Bölgeleridir (OSB). OSB’ler, yalnızca fabrikaların bir araya geldiği coğrafi alanlar değil aynı zamanda sermayenin emek üzerindeki komutasını merkezileştirdiği, yoğunlaştırdığı ve standartlaştırdığı disiplin mekanizmaları olarak konumlandırılıyor. Buralar çocuk ve genç işçi kuşağının adeta kölelik koşullarına tabi tutuldukları çalışma kamplarına dönüştürülüyor. YÖK’ün açıkladığı yeni uygulamalı eğitim modelinin pilot olarak başlatılacağı yedi il (Konya, Antep, İstanbul, Bursa, Kocaeli, İzmir, Ankara), ülke sanayisinin ve OSB ağının en kritik düğüm noktalarıdır. Bu seçim tesadüfi değildir. Tersine modelin en “verimli” şekilde, yani en az dirençle ve en yüksek sömürü yoğunluğunda uygulanabileceği ana üretim hatlarında test edilmesidir.

OSB’ye eklemlenen eğitim, fabrika disiplininin okula taşınması olarak çıkıyor karşımıza. Öğrenci, eğitiminin önemli bir bölümünü OSB içinde geçirirken, buradaki ölçütler akademik merak veya eleştirel sorgulama değil verimlilik, itaat, hız ve hata toleransının minimize edilmesi istencine dayalı olarak işleyecek. Uzun dönem stajlar (6 ay-1 yıl), öğrenciyi “öğrenen” konumundan, üretim hedeflerini tutturmak zorunda olan bir stajyer-işçi konumuna itmiş olacak.

MESEM’den Üniversiteye Kesintisiz Bir İşgücü Kanalının İnşası

Yeni üniversite modelini anlamak için, onun ortaöğretimdeki prototipi olan Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) modeline bakmak gerekir. MESEM’ler 9. sınıftan itibaren öğrencileri haftanın 4 günü işletmede (çoğunlukla OSB’lerde), 1 günü okulda eğitime tabi tutan bir sistemdir. 2025 verilerine göre bu sistemde 505 binden fazla çocuk bulunmaktadır ve bu çocuklara asgari ücretin yüzde 30’u ile yüzde 50’si arasında değişen, çoğunlukla kamu kaynaklarından karşılanan bir ücret ödenmektedir. 2025 yılı içinde iş cinayetlerinde hayatını kaybeden en az 94 çocuğun varlığı, modelin güvencesizlik boyutunu trajik bir şekilde ortaya koyuyor.

YÖK’ün getirdiği “1+1” (Meslek Yüksekokulu) ve “3+1” (Fakülte) formülleri, MESEM mantığının yükseköğretime taşınmasından başka birşey değil. Artık söz konusu olan çocuk ve genç emeğini koruyucu yasal ve kurumsal tüm çitleri aşındırarak sermayenin kullanımına erken yaşlardan itibaren ve kesintisiz bir şekilde açmaktır. Sistem, bireyi 15-16 yaşında MESEM’le üretim hattına bağlayıp bu bağı 20’li yaşlara kadar üniversite modeliyle sürdürmeyi hedefliyor. Böylece, “okuma” fikri “hayata (ücretli kölelik ilişkisine) atılma” ile eşanlamlı hale gelmiş oluyor.

Proleterleşme, Parçalanma ve İdeolojik Meşruiyet Maskesi

Bu bütünleşik model, birbiriyle çelişkili gibi görünen iki sınıf dinamiğini aynı anda harekete geçirmiş oluyor.

Birincisi, toplumun geniş kesimlerinin proleterleşmesinin hızlandırılıp derinleştirilmesi olarak çıkıyor karşımıza. Sistem yeni kuşakların büyük bölümünü erken yaşta ücretli emek (kölelik) ilişkilerine sabitliyor. “Öğrenci” statüsü, güvencesizliğin ve düşük ücretin (veya tamamen ücretsiz emeğin) meşrulaştırıldığı bir kategoriye dönüşmüş oluyor. Bu, işçi sınıfının nicel olarak genişlemesini sağlarken onu aynı anda daha güvencesiz, itaatkâr ve örgütsüz bir konuma doğru itiyor.

İkincisi toplumsallaşan proletarya parçalanıp örgütsüzleştiriliyor. Halihazırda sermaye işçi sınıfını homojen bir blok olarak değil statü, yaş ve eğitim düzeyine göre bölünmüş bir yığın olarak üretmeyi amaçlıyor. MESEM çıkışlı “çırak/kalfa”, MYO mezunu “teknisyen/ara eleman” ve fakülte mezunu “mühendis” arasında suni bir hiyerarşi ve rekabet yaratılıyor. Herbir bölük, “stajyer” veya “öğrenci” statüsüyle örgütlenme ve toplu sözleşme haklarından mahrum bırakılıyor. Bu parçalanma, sınıfın kolektif bilincini ve gücünü, daha oluşum aşamasında baltalamayı hedefleyen bir saldırganlık olarak çıkıyor karşımıza.

Tüm düzenlemeler, gençlere “iş garantisi” ve “kariyer fırsatı” vaadiyle sunuluyor. MEB’in MESEM mezunlarına yönelik girişimcilik kredilerini “destek” olarak lanse etmesi bu amacı taşımaktadır. Bu söylem, emek sömürüsünü bireyin kendi geleceğine yaptığı bir “yatırım” ve “fırsat” olarak gizlemeyi içeriyor.

Eleştiriler “ülkenin rekabet gücüne”, “sanayinin ara eleman ihtiyacına” ve “milli üretim hamlesine” ket vurmakla suçlanabiliyor. MEB Bakanı’nın mesleki eğitimi “darbe travmasıyla hesaplaşmanın aracı” olarak sunması dahi bu politikaları eleştirmeyi geniş kesimlerin gözünde “demokrasi düşmanlığı” ile eşleştiren bir söylemsel çerçeve oluşturuyor. 

Örgütlenmenin Yeni Alanları ve Mücadelenin Öncelikleri

OVP-OSB ekseninde şekillendirilen “eğitim müjdesi”, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü stratejik plandan üretim bandına kadar her kademede yeniden ve daha pervasızca tahkim etme saldırısıdır. Bu “müjde” maskesinin ardında eğitimi toplumsal fabrikanın bir taşeron atölyesine, gençliği ise bu fabrikanın esnek, güvencesiz, itaatkâr ve örgütsüz işçi yedeği haline getirme projesidir. Burjuvazi, sınıfı atomize ederek genç emeği daha üniversite sıralarındayken parçalayarak ve MESEM’den kampüse uzanan bir zincirle disipline ederek, geleceğin proletaryasını daha oluşum aşamasında teslim almaya çalışıyor.

Ancak sermayenin her hamlesi, aynı zamanda onun korkusunu ve zayıf noktalarını da ele veren bir aynadır. Bu saldırının ölçeği ve merkezileşmiş karakteri, daha önce birbirinden kopuk görünen mücadele hatlarını tarihsel olarak birleştirme potansiyelini de yaratıyor. Fabrika işçisi ile üniversite stajyeri, MESEM çırağı ile OSB’deki taşeron emekçi artık aynı sermaye stratejisinin, aynı disiplin rejiminin ve aynı sömürü mekanizmasının hedefidir. Bu, birleşik bir sınıf cephesinin nesnel zemini olarak duruyor önümüzde. Dolayısıyla öncü devrimci güçlerin görevi, bu nesnel birliği öznel bir sınıf bilinci ve örgütlü güce dönüştürmektir. Bölünmüş yeni cepheler yaratmaktan ziyade sermayenin dayattığı bu yeni saldırı hattının tam ortasında, onun en tahripkâr etkisini göstermek istediği alanlarda sınıfın birleşik direniş kalelerini örmektir.

Mücadele somut ortak talepler ve doğrudan eylem pratikleri üzerinden yükselecektir. Talebimiz “daha iyi staj” değil staj adı altındaki ücretsiz ve güvencesiz emek sömürüsünün tamamen tasfiyesi olmak durumundadır. Her OSB’de her kampüste stajyerler için asgari taleplerimiz net olmalı. Tam sosyal güvenceli iş sözleşmesi, sektör standartlarında insanca yaşanacak ücret, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinden tam yararlanma hakkı, sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı… Bu talepler çocuk işçiliğinin resmileştirilmesine cepheden karşı duruşla birleştirilerek MESEM’lerin lağvedilmesiyle birleştirilmelidir. Burjuvazinin “mesleki eğitim” yalanına karşı eğitimin tamamen parasız, sosyal, bilimsel ve anadilinde olması talebini yükseltmeliyiz. Üniversiteler OSB’lerin teknik personel kursları değil toplumsal eleştirinin, özgür düşüncenin ve bilimin üretildiği özerk alanlar olmalıdır. Sermaye, OSB’leri disiplin ve tecrit alanı olarak kurguluyor. Biz ise onları sınıf dayanışmasının ve örgütlenmenin en güçlü kalelerine dönüştürmeliyiz. OSB içindeki fabrikalarda çalışan işçilerle aynı OSB’de staj yapan üniversite ve MESEM öğrencileri arasında doğrudan bağlar kurulmalıdır. Ortak yemekhane eylemleri, iş sağlığı ve güvenliği denetim komiteleri, patronlara karşı ortak bildiriler, bu bağların pratik araçları olacaktır. Bir fabrikadaki ücret grevine, o OSB’deki stajyer gençlik ve diğer fabrika işçilerinin destek vermesini sağlayarak mücadeleyi toplumsallaştırmalıyız.

Burjuvazi sömürüsünü “milli kalkınma”, “yerli ve milli üretim”, “genç işsizliğine çare” gibi yutturarak gizlemeye çalışıyor. Bu ideolojik perdeyi yırtmalıyız. “Kalkınma kimin için?” sorusunu sürekli gündemde tutmalıyız. OSB’lerde üretilen artı değer, işçi sınıfının sırtından Türk burjuvazisini ve onun bağlı olduğu emperyalist ağababalarını zenginleştiriyor. “Milli” olan, sömürü mekanizmasının kendisidir. MESEM ve “3+1” modelinin, genç işsizliğini çözmek bir yana gençliği kronik bir güvencesizlik ve yoksulluk girdabına mahkûm etmek için tasarlandığını her platformda teşhir etmeliyiz. Sadece eleştirmek yetmez. Eğitimin ve üretimin, kâr ve egemenlik için değil toplumun ihtiyaçlarına göre, ekolojik dengeyi gözeten, insanı yabancılaştırmayan özgürleştirici bir tarzda nasıl örgütleneceğine dair sosyalist alternatifi işlemeliyiz.

Bu mücadele, geleneksel, hantal örgütlenme kalıplarıyla kazanılamaz. Öncelikle, her OSB ve ona bağlı eğitim kurumlarında, işçilerin, stajyerlerin ve devrimci öğrencilerin içinde yer alacağı yatay dayanışma komiteleri kurulmalıdır. Sosyal medya ve dijital iletişim araçları, OSB’lerdeki iş cinayetlerini, stajyer sömürüsünü, ücret gaspını anında teşhir eden, dayanışma çağrılarını hızla yayan bağımsız iletişim kanalları olarak güçlendirmeliyiz. Bu mücadelenin merkezinde, sınıf bilinciyle donanmış, teori ve pratiği birleştiren işçi sınıfı devrimcisi kadrolar yer almalıdır. OSB’lerin ve kampüslerin içine girerek bu birleşik mücadelenin teorik çerçevesini çizmek, pratik taktiğini geliştirmek ve en ileri unsurları devrimin saflarına kazanmayı başa yazmalıyız.

Sermayenin “müjde”si, aslında bize yeni bir savaş alanının koordinatlarını veriyor. OSB’ler, burjuvazinin genç emeği disipline etmek ve proleterleşmeyi tamamlamak için kurduğu son kale değil proletaryanın birleşik gücünü sınayacağı yeni bir cephedir. Bu cephede zafer MESEM çırağının, üniversite stajyerinin ve OSB işçisinin omuz omuza verdiği mücadeleyle gelecektir. Bu cephede sınıfın bayrağını yükseltmek, OSB’leri sermayenin kâr çiftlikleri olmaktan çıkarıp, emeğin özgürleşme mücadelesinin kızıl kalesi haline getirmek temel hedefimiz olmalıdır.