Tanur Oğuz Gündüzalp
Dilan’ın kaybının ardından yaşananları izlerken örgütlü bir duruşun, örgütlü bir aklın, örgütlü bir siyasal yapının insana yüklediği tarihsel ve devrimci sorumluluğun ne olması gerektiğine dair bir kez daha düşünüyor insan. Yaşananı fırsata çevirip içinde birikmiş öfkelerini kusmanın aracına dönüştüren ve örgütsüzlüğe davet edercesine üzerinde tepinen kesimlerin varlığı bu soruların berrak bir şekilde yanıtlanmasını gölgelememeli, devrimci bir sorgulamanın önünü tıkayacak bir bariyer haline gelmemeli diye düşünüyorum. Tam da bu noktada sadece KÖH açısından değil aslında tüm devrimci örgütlü güçler, ama özelde de KÖH açısından yaşananların işaret ettiği siyasal iklimi daha açık hale getirmek ve aşınan değerler karşısında süreci tutarlı bir yöntemle değerlendirebilmek hepimize çok şey kazandıracaktır.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihsel çizgisi, en zor anlarda geri çekilmeyen, sorumluluk alan, risk alan ve kendi içindeki çarpıklıkları görmezden gelmeyen bir çizgiydi. Bugün o çizgiyle arada oluşan mesafe Dilan’ın intiharıyla ortaya çıkan hatalar silsilesiyle açıklanamaz. Bir raporun dili, bir açıklamanın tonu ve bir kurumun refleksi daha derin bir dönüşümün işaretini veriyor. Dilan’ın intiharı bu dönüşümün acı sonuçlarından biridir.
Bu nedenle mesele yalnızca bir kaybı anmakla sınırlı tutulamaz; Dilan’ın ölümünü mümkün kılan siyasal ve örgütsel iklimin, bir anda değil süreç içinde birbirlerine eklenen çözülmelerle nasıl şekillendiğini anlamak gerekir. Bir hareketin gücü, dışarıya karşı yürüttüğü mücadelede olduğu kadar kendi içindeki çözülmeleri teşhis edebilme kapasitesinde ortaya çıkar. Dilan’ın intiharı, -öncesi de olmakla birlikte- bu kapasitenin zayıfladığı bir dönemin işaretidir. Örgütsel iklim yalnızca bireylerin davranışlarından değil temsil ilişkilerinin nasıl kurulduğundan, yetkinin nasıl dağıtıldığından, eleştirinin nasıl karşılandığından ve örgüt içi hiyerarşinin hangi toplumsal reflekslerle yeniden üretildiğinden oluşur. Bu kayıp tam da bu yapısal alanlarda yaşanan bir bozulmanın sonucudur.
Dilan Karaman’ın ölümü yalnızca bireysel bir anın kırılganlığıyla açıklanabilecek bir durum değildir, yaşananların zaman içinde biriken çözülmelerle nasıl ağırlaştığını görmek gerekir. Bu bir örgüt kültürünün, bir siyaset tarzının ve sınıfsal dönüşümün iç içe geçerek ürettiği politik bir sonuçtur. Ortada yalnızca bireysel bir durumla açıklanamayacak, zaman içinde biriken çözülmelerin işaret ettiği daha geniş bir tablo var; bu tablo, kolektif sorumluluğun nasıl işletildiğine ve hareketin yönünü hangi mekanizmalar üzerinden kaybettiğine dair önemli ipuçları taşıyor.
Bu sürecin ilk halkası yayınlanan soruşturma raporuydu. O rapor teknik olarak kötüydü, içerik olarak kötüydü, anlam olarak kötüydü. Dilan’ı tanıyan ve tanımayan herkes isyan etti. Ailesi, örgütlü mücadele eden ablası dahil raporu reddetti. Kamuoyu öfkelendi ve rapor geri çekildi. Bu basit bir hata değildi; ortaya serilen bir anlayışın belgesiydi. Dilan’ın yaşadıklarını anlamaya değil üzerini örtmeye yazılmış bir rapordu.
Bugünle kıyasladığımızda dün çok daha başka bir yerden konuşan bir gelenekten söz ediyoruz. Kendi içindeki sorunları gerektiğinde açık bir kararlılıkla ele alabilen, tabanla istişare edebilen, eleştiri–özeleştiri mekanizmasını işletebilen, sorumluluğu üstlenip sonuçlarını da göğüsleyebilen bir gelenekti bu. Tereddütlere, arkadan konuşmalara ya da kulis hesaplarına alan bırakmayan; sorunları kapalı kapılar ardında değil, kolektif bir açıklıkla çözmeye çalışan bir kültürden bahsediyoruz. Bu netliğin, bu işleyen mekanizmaların ve bu kolektif sorumluluk anlayışının zayıflamış olması bugün üzerinde durulması gereken asıl kırılmayı işaret ediyor.
Raporun ardından Saliha Aydeniz’in yaptığı açıklama ikinci kırılma oldu. Açıklama sanki yanında taşıdığı bir nesneden söz ediyordu. Oysa karşısında bir insan vardı. Hisleri, onuru ve emeği olan biri. Her şeyden önce de yoldaşı. Ama yazısında ne bu duygu vardı ne sorumluluk hissi. Bu eksiklik bireysel bir dil hatası olmadığı gibi düşünsel bir eksiklik de değildi; bir siyaset tarzının, bir temsil biçiminin, bir sınıfsal konumlanışın dışavurumuydu. Dilan’ı bir özne olarak görmeyen, işlevsel bir “araç” olarak konumlandıran bir dildi.
Ardından TJA’nın ilk açıklaması geldi. Bu açıklama raporun zihniyetini doğruluyordu. Kendisine yönelen eleştirileri saldırı olarak çerçeveliyor, özeleştiri içermiyor, hesap verme sorumluluğu taşımıyor, kurumsal itibarı merkeze alıyordu. Üslup tehditkârdı, ton kibirliydi, dil kastlaşmış bir yapının iç sesini taşıyordu. Açıklamanın en dikkat çekici yanı sürekli niyeti anlatmasıydı: “Niyetimiz buydu, amacımız şuydu, kadın mücadelesi için yaptık…” Fakat ortada çözüme dair tek bir somut adım yoktu. Tek bir özeleştiri yoktu. Tek bir hesap verme çabası yoktu. Buna karşılık kadın kurumlarının geçmişi ve mücadelesi sürekli öne sürülüyor, sanki mesele kurumların itibarıymış gibi davranılıyordu. Oysa arka planda yaşanan şey açıktı: Bu süreçte ölen bir insan vardı ve o insan da bir kadındı. Açıklama bu gerçeği bile kendi kurumsal savunusunun arkasına saklayarak çarpıtıyordu. Ortaya çıkan şey bir mücadele dili değildi; kurumsal itibarın nasıl korunacağını düşünen bir “şirketin” yönetim diliydi. Daha doğrusu bir kast konuşmasıydı. Dilin kendisi bile, Saliha’nın Dilan’la kurduğu ilişkinin toplumsal formasyonuna benziyordu: yukarıdan konuşan, kendisini merkeze alan ve karşısındaki insanı görünmez kılan bir dil.
Daha çarpıcı olan aynı kurumdan 24 saat geçmeden iki farklı açıklama çıkmasıydı. İlk açıklama tehditkâr, kibirli ve kast diliyle yazılmış bir savunma metniydi; eleştiriyi saldırı olarak çerçeveliyor, özeleştiri barındırmıyor, kurumsal itibarı merkeze alıyordu. Ardından gelen ikinci açıklama ise özeleştirel, sorumluluk alan ve olması gereken bir metindi. Bu iki açıklama arasındaki uçurum, kişisel bir tutarsızlık görüntüsünden çok daha fazlasını gösteriyordu; kurumun kendi içinde ortak bir yön, ortak bir ölçü ve ortak bir siyasal akıl üretemediğini ortaya koyuyordu. Bu durum iç müdahale ihtimalini veya kurum içi gerilimi açıkça hissettiriyor ve yaşanan çürümenin en görünür belirtisi haline geliyordu.
Dilan’ın intiharında sorumluluğu bulunan kişi veya kişilere yönelik akrabalık ve yakınlık ilişkileri sürecin başından itibaren TJA içinde sağlıklı bir değerlendirme yapılmasını engelleyen temel etken oldu. Yönetici pozisyondaki bazı kadınların bu bağlar üzerinden kurduğu koruma hattı, politik bir kadın örgütünün süreçleri kendi ilkeleri, ölçüleri ve siyasal zemini içinde nesnel biçimde ele alma kapasitesini zayıflattı. Böyle bir yaklaşımın olduğu yerde devrimci bir kadın dayanışması tutumu, birbirini kollayan ve büyüten bir yoldaşlık ilişkisi beklenemez. Bu dayanışma kültürü işleseydi zaten Dilan’ın intiharına giden süreç çok daha önce görülür ve gerekli tedbirler alınırdı. Yaşananlar yalnızca bir idari aksaklık olarak da görülemez; örgütsel işleyişin kişisel sadakat ilişkilerine doğru kaydığı ve siyasal gerçekliğin yerini yakınlık ağlarının aldığı daha derin bir çözülmeye işaret ediyor. Böyle bir zeminde örgütün içerden çözülmesi, devrimci bir tutum geliştirememesi ve siyasal bir çözüm üretememesi de kaçınılmaz olur.
Temsil birkaç kişinin elinde yoğunlaşmış, eleştiri meşru bir denetim aracı olmaktan çıkarılıp suçlama gibi algılanmaya başlamış, sorumluluk ise ortak ölçülere dayanan bir zeminde işletilemez hale gelmiştir. Bu ilkesel kaymalar örgütün ortak ölçüsünü ve siyasal işleyişini sarsmış, karar alma süreçlerini ilkesel zeminden uzaklaştırarak örgütsel yapının dengesini bozmuştur.
Bir hareketin kimliği en net haliyle kriz anlarında görünür. Kurum kendini korumaya kapanır, itibarını öne çıkarır, sorumluluğu muğlaklaştırır, dili belirginsizleşir ve toplumsal bağlarını yitirirse bunun anlamı nettir: Örgütün kendi varlığını önceleyen refleksi, temsil edilen ilke ve değerlere bağlılık ve tutarlılığın önüne geçmiş demektir. Devrimci tutum, gücü ya da kurumu değil toplumsal olanı ve hakikati koruyan çizgide ısrarda somutlanır.
Dilan’ın intiharı gösterdi ki hatırlatma ve eleştiri “düşmana malzeme vermek” olarak görülemez. Eleştiri, devrimci hareketlerin tarihinde her zaman temel bir yer tutmuştur; bu tutum hem değerlere bağlılığın hem de sorumluluğun bir ifadesi olarak görülür. Bugün ortaya çıkan savunmacı ve elitist reflekslere itiraz etmek de bu çizgiye sahip çıkmanın zorunlu bir parçasıdır.
Dilan’ın yaşadıkları yalnızca bireysel bir durum olarak okunmamalı. Kurumların, örgütsel mekanizmaların ve temsil merkezli siyaset tarzının yarattığı politik bir kırılmanın sonucudur. Öz örgütlülük güçlendirilmediği ve hareketin yönü toplumsal gerçeklikle yeniden buluşturulmadığı sürece mevcut tıkanma kendini yeniden üretecek, aynı hatalar farklı biçimlerde tekrar ortaya çıkacaktır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!