Perşembe, 10 Eylül 2026

Boş Sıraların Çağrısı



İktidar bir öğrenciyi hücreye kapatabilir; fakat onun yerine örgütlenecek öğrencilerin iradesini hücreye kapatamaz. Bir öğrencinin sesini kısmaya çalışabilir; fakat o sesi çoğaltacak gençliği susturamaz


Cevahir Sonay

Neyi bildirir sayılar, neyi bildirmeli?

Yaklaşan nedir bize, uzaklaşan nedir bizden?”

Bir öğrencinin hayatı 8,2 metrekareye sıkıştırılmışken üniversitenin normal hayatına devam etmesi mümkün müdür?

Bu sorunun cevabı bugün üniversitelerin boşalan sıralarında, hapishanelerin dolan hücrelerinde ve o hücrelerden üniversitelere ulaşan mektuplarda aranmalıdır.

AKP faşizmi üniversitelerde örgütlenen, itiraz eden ve kendi geleceği üzerine söz söyleyen gençliği yalnızca polis şiddetiyle değil soruşturmalar, tutuklamalar ve tecrit politikalarıyla da sindirmeye çalışıyor. Kampüste yan yana gelen öğrenciyi hücreye kapatıyor, örgütlü mücadeleyi bireysel tutsaklıklara bölüyor, öğrenciyi arkadaşlarından ve üniversitesinden koparmaya çalışıyor.

Bu yüzden boşalan sıralarla dolan hücreler aynı saldırının iki yüzüdür.

Taceddin Erol Şahin, Busenur Öztürk ve Burak Başer.

Üç ayrı isim, üç ayrı hayat; fakat aynı siyasal düzenin karşısına dikilmiş üç öğrenci. Onların mektupları yalnızca hapishanelerden gönderilmiş kişisel anlatılar değil; yeni eğitim-öğretim döneminde öğrenci mücadelesinin nasıl yeniden örgütlenmesi gerektiğine dair güçlü çağrılardır.

Taceddin’in 8,2 metrekarelik hücreden Beyazıt’a gönderdiği mektup, tecridin ne olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü öğrencisi Taceddin, bugün Silivri’de tutuluyor ve 125 gündür süresiz açlık grevinde. Bedenini açlığa yatırırken yalnızca hücre koşullarına değil, öğrenciyi arkadaşlarından, üniversitesinden ve örgütlü mücadelesinden koparmaya çalışan tecride karşı direniyor.

Taceddin’in anlattığı 8,2 metrekare yalnızca bir hücrenin ölçüsü değil iktidarın örgütlü öğrenciyi ne kadar dar bir alana sıkıştırmak istediğinin siyasal ölçüsüdür.

Ama mektup hücrede kalmıyor. Beyazıt’a ulaşıyor. Üniversitelerdeki “tadilat”larla hapishanelerdeki kuyu tipi uygulamalarını aynı saldırının farklı biçimleri olarak görüyor. Bir tarafta üniversitenin bilimsel içeriği boşaltılırken, diğer tarafta sorgulayan öğrenci hücreye kapatılıyor.

Taceddin’in mektubu, tecridin duvarlarını aşan bir mücadele çağrısıdır.

Busenur Öztürk’ün mektubunda ise bu çağrının başka bir boyutu ortaya çıkıyor:

Sesimi duyurun.

Bu yalnızca tutsak bir öğrencinin dayanışma talebi değildir. İktidarın tutuklamayla yaratmak istediği yalnızlığa karşı bir çağrıdır. Çünkü bir öğrenciyi tutuklamak yetmez; onun sesinin dışarıda karşılık bulmaması gerekir ki tecrit tamamlanabilsin.

Busenur’un duruşmasına sıra arkadaşlarını çağırması bu nedenle önemlidir. Onun davası yalnızca onun davası değildir. Bir öğrencinin tutuklanmasını bireysel bir olay olarak kabul ettiğimiz anda iktidarın istediği parçalanmayı kabul etmiş oluruz.

Burak Başer’in mektubu ise bu mücadeleyi üniversitenin sınırlarına hapsetmeme zorunluluğunu gösteriyor. Öğrenci mücadelesini başka toplumsal mücadelelerle buluşturan, hapishanenin mücadelenin bittiği yer olmadığını hatırlatan bir hat kuruyor.

Çünkü öğrencinin barınma hakkı yoksulluktan, yoksulluk emek sömürüsünden, savaş politikaları gençliğin geleceğinden bağımsız değildir. NATO’ya, militarizme ve savaşa karşı mücadele eden öğrencilerin de tutuklanması, üniversitelerdeki baskı politikasından ayrı düşünülemez.

Burak’ın mektubu, parçalanan mücadeleleri yeniden birbirine bağlama zorunluluğunu önümüze koyuyor.

Taceddin’in hücresinden Beyazıt’a ulaşan mektup, Busenur’un “sesimi duyurun” çağrısı ve Burak’ın içeriden dışarıya taşıdığı mücadele aynı yerde birleşiyor: Hiçbir tutsaklık, mücadeleyi kendisiyle birlikte içeriye hapsetmemelidir.

Yeni eğitim-öğretim yılına girerken mesele yalnızca kaç öğrencinin tutsak olduğu değildir. Asıl mesele tutsak edilen öğrencinin bıraktığı yerden mücadelenin nasıl sürdürüleceğidir.

İktidar her tutuklamayla yalnızca bir öğrenciyi kampüsten uzaklaştırmak istemiyor; onun etrafındaki örgütlülüğü, mücadele hafızasını ve sürekliliği de parçalamaya çalışıyor. Buna karşı cevap, her tutsaklığı yeni bir örgütlenme iradesine dönüştürmek olmalıdır.

Bir arkadaşımız tutuklandığında mücadeleyi de içeri göndermemek; onun bıraktığı yerde yeniden örgütlenmek gerekir. Bir eylem bittiğinde mücadeleyi, bir dönem kapandığında örgütlülüğü bitirmemek gerekir.

Çünkü örgütlü mücadele, dönemsel kalabalıklardan değil, süreklilik kazanmış kolektif iradeden güç alır. Yeni dönemde ihtiyaç duyulan şey tam da budur: Tutsaklarını unutmayan, geçmiş mücadelelerini hafızasında taşıyan, yeni öğrencileri örgütleyen ve üniversite mücadelesini işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesiyle buluşturan bir öğrenci hareketi.

Bu görev, Türkiye Devrimci Hareketi’nin üniversitelerde biriktirdiği tarihsel mirastan bağımsız düşünülemez. Üniversiteler yalnızca demokratik taleplerin dile getirildiği alanlar değil; örgütlenme pratiklerinin, dayanışmanın ve devrimci mücadelenin önemli merkezleri olmuştur.

Devrimci şehitlerin cenazelerinin kendi okudukları amfilerden, üniversitelerinden çıkarılması; anma haftalarının ve cenaze törenlerinin üniversitelerde örgütlenmesi, bu mirasın somut örneklerindendir. Bir devrimcinin, üniversite öğrencisinin kendi arkadaşının cenazesini sahiplenmesi yalnızca bir anma pratiği değil, aynı zamanda örgütlenme ve örgütlülük pratiğidir.

Bugün öğrencilerin tutsaklığı karşısında da aynı çerçeve geçerliliğini korumaktadır. Tutsak öğrencinin sahiplenilmesi, bireysel bir dayanışma meselesine indirgenemez; üniversitedeki örgütlülüğün konusu haline getirilmelidir.

Bugün üniversite öğrencilerine yönelik devlet terörü her geçen gün artmakta, kitleselleşen her üniversite örgütlülüğüne saldırılmaktadır. Buna rağmen mücadele alanı çoğu zaman yalnızca demokratik talepler üzerinden kurgulanmaktadır. Bu durum, saldırıların üniversitelerdeki örgütlenme alanlarını ne kadar gerilettiğinin de göstergesidir.

Bu nedenle mesele yalnızca saldırılara karşı tepki göstermek değil, saldırıların gerilettiği örgütlenme alanlarını yeniden kurmaktır. Geçmişin pratiklerini yalnızca hatırlamak değil, onların taşıdığı örgütlenme iradesini bugünün koşullarında yeniden üretmek gerekir.

Tutsak öğrencinin sesi üniversiteye ulaştığında, o ses yalnızca duyulmakla kalmamalı, üniversitenin örgütlü mücadelesinde karşılığını bulmalıdır.

Boş sıralar bize yalnızca kimlerin eksildiğini değil, nasıl yeniden örgütlenmemiz gerektiğini de gösteriyor.

10 Eylül saat 09:30’da Taceddin Erol Şahin’in, 17 Eylül saat 10.20’de Busenur Öztürk’ün duruşması var!

Bu davalar bireysel değil, devrimci öğrenci hareketine yönelik siyasal saldırının parçasıdır.

Sahiplenmek yalnızca mahkeme salonlarında yan yana gelmek değildir. NATO ve savaş karşıtı mücadelelerden, ODTÜ’den ve üniversitelerin farklı alanlarından tutsak edilen bütün arkadaşlarımızı sahiplenmek; tutsaklıkları birbirinden koparmadan ortak bir mücadele konusu haline getirmek gerekir.

Sahiplenmek, örgütlenmektir. Her tutsaklığın ardından yeniden bir araya gelen, davaları takip eden, mektupları üniversitelere taşıyan ve mücadeleyi süreklileştiren bir örgütlenme programına ihtiyacımız var.

Taceddin’in, Busenur’un ve Burak’ın sıraları boş kalabilir. Ama o sıraların etrafında mücadele boşluğu bırakılamaz.

İktidar bir öğrenciyi hücreye kapatabilir; fakat onun yerine örgütlenecek öğrencilerin iradesini hücreye kapatamaz. Bir öğrencinin sesini kısmaya çalışabilir; fakat o sesi çoğaltacak gençliği susturamaz.

Boş sıraları yeniden mücadele alanlarına çevirmek bizim görevimizdir.