Yusuf Arslantaş
Her şey, eskimiş montlarımızı ve kazaklarımızı delip geçerek incecik derilerimizden sonra boş midelerimiz ve ciğerlerimizi dolduran Ankara ayazıyla başladı. Bu şehri suçlayamayacak kadar çok seviyorduk. Ama bu kadar üşümeseydik farklı olurdu. Herhangi bir sokağın yine herhangi bir köşesinde oturup bir cigara sarar, arabesk şarkılar eşliğinde kendi gençliğimizi o sokaklara adamanın çaresizliğini yaşardık. Ama üşüyorduk, çok üşüyorduk. Bu kadar üşümeseydik, o zaman tüm gecekondular bir ev görüntüsü çizebilirdi aklımızda. O evler ki bize yuva diye, aile diye sunulan; aslında bir oda bir salon kalabalıktan, kaçak elektrik ve yaşlı anne babanın fakir sevişme seslerinin duyulduğu odadan başka hiçbir şey ifade etmiyordu. Bu nedenle biz kedi-leri, sokak köpeklerini ve gece geç saatlerde Kürtçe türküler söyleyerek gezinen çöpçüleri bir başka severdik. Aslında iyi çocuklardık biz. O gün bütün namazlarımızı kılmıştık. Kafası iyi olmasına rağmen, tekerlekli sandalyesiyle Dedo da kılmıştı. Neden bilmiyorum, durup durup Dedo’ya Allah’ın onu anlayacağını söylerdim. Allah’ın onu anlayacağını, hiçbir şeyden sorumlu tutmayacağını… Dedo, tekerlekli sandalyesinde balisini çekerken sakat bir inançla bakardı gözlerime. Dedim ya, biz iyi çocuklardık. Sağlamdık ha! Yalnızca Dedo, o yarım aklıyla, beş sene evvel girdiği uyuşturucu komasından sonra sakat kalmıştı. Ben de sağ kasığıma aldığım bir bıçak darbesi yüzünden topallıyordum. Sançes sağlamdı ama onun da annesi Diyarbakır şivesiyle öleli bir sene olmuştu. O orospuydu ama biz delikanlı çocuklardık.
Hiç lafını etmezdik. Sançes de bilmiyormuş gibi yapar, müşterileri görmemek için gece yarılarına kadar sokaklarda dolaşırdı. Bu yüzden kendimizden öte Sançes’e ve annesine üzülürdük. Evlerine her gittiğimizde, içeride, soluduğumuz tüm mahalle erkeklerinin ter kokularının arasında sürekli başı ağrıyan bir kadın görürdük. O loş ışıkların arasında
“Başım ağrir, başım ağrir” diye inleyen bir kadın… Biz iyi çocuklardık aslında. Bizden, her iki saatte bir, yol üstü çevirmelerde yalnızca kimliklerimiz isteniyordu. Biz de bu nedenle insanlığa kimliklerimiz haricinde hiçbir şey veremiyorduk. Oysa ben yetenekliydim. Üniversiteyi ikinci sınıfta bırakmıştım. Birkaç dergide Çinçin’e dair hikâyeler yazıyordum. Dedo’ya bu hikâyeleri okuyordum. Dedo’ya bu hikâyelerin bir gün bizi kurtaracağını, hatta dünyayı değiştirebileceğini söylüyordum. Ve Dedo sakat bir umutla bakıyordu gözlerime.
Aslında bu konuyla Ankara ayazının hiçbir ilgisi yoktu.
[Şehrin Kara Çocukları – Badline, Yusuf Arslantaş, 1. Baskı, 2026 İstanbul, İletişim Yayınları]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!