Cuma, 25 Eylül 2026

Neşet Ertaş: Halkın Sanatçısı Değil Halkın Parçası



25 Eylül 2012’de yitirdiğimiz Neşet Ertaş, aşkı, yoksulluğu ve bize dair her şeyi bizim gibi anlattı


Poyraz Soysal

“bakılmaz mı gözden dökülen yaşa

Gör ki neler geldi bu garip başa

Hasret etti bizi gama gardaşa

Bir ayrılık, bir yoksulluk, biri de ölüm”

Cızırtılı bir elektro saz ve ötekilere yaşatılan her ne kötülük varsa, etkisiyle hepsini silip atacak gibi yükselen bir avaz. Biraz inleme, biraz haykırış. Bir yanı güvercin, bir yanı şahin. Çokça “garip” her daim biz…

İs kokulu sokaklara yoksul mutfaklardan bulgur pilavı kokularıyla karışan tınılarla, gelip geçen emekçilere sıcacık bir komşu selamı. Aşk acısını yoksulluk ve geleceksizliğin gölgesinde yaşayan garibanın hayatla kavgasında, “cahildim dünyanın rengine kandım” serzenişi. Düzenin kent çeperlerine sürdüğü, ötekileştirdiği Roman’lara, Abdallara yönelik ayrımcılığa…

“kim onun halini sormuş demezler / Cahilin gözünde hormuş demezler / Gariplere kim iş vermiş demezler” şeklinde yükselen isyan. Bir şantiyede iskeleden yayılan yanık bir türkü. Sevdasını dile getiremeyenin dilinde “ah o gözlerini sevdiğim dilber / Sana bir sözüm var diyemiyorum” yakarışı. Toy bir ozanın bağlamanın klavyesinde ulaşmaya çalıştığı zirve.

Halkın sanatçısı değil halkın bir parçası.

Hayatın içine doğar Neşet Ertaş. Öksüz, garip. 6 yaşında başlar kendi ekmeğini kazanmaya. Çocuktur ya çocuğun çocuk olamadığı bir düzendir bu. Küçük bir azınlıktan başka herkesin ezildiği düzende Abdallar en çok ezilen ve ayrımcılığa uğrayan kesimlerdendir ve Neşet Ertaş da bir Abdal olarak hayatı boyunca ayrımcılığı çeşitli biçimlerde yaşamıştır. Neşet Ertaş ile ilgili bir belgeselde, bu nefret ikliminin çocukları bile etkilediği ve çocukların bazı mahallerde Abdallara taş attığı anlatılıyor. Böyle bir ortamda Neşet Ertaş babası Muharrem Ertaş ile düğünlere gitmeye başlar. Yıllar içinde kendine özgü çalış tekniğiyle, güzel sesiyle yörede sevilen bir müzisyen haline gelir. Tahammülsüzlük de peşini bırakmaz Bir düğünde Pir Sultan türküsü söylediği için dövülür. Yörede çok sevilir olmasını kabul edemeyen müzisyenler tarafından da istenmeyince kendini yollara vurur. Bu onun yıllar süren gurbetinin de başlangıcıdır.

Sazını sırtına, Abdal olduğu için evlenmesine izin verilmeyen sevdiğinin acısını yüreğine atıp tutar Ankara yolunu. Yoksulluk orada da bırakmaz yakasını. Ekmeğini İstanbul’da aramaya başlar, iş ararken girdiği bir plakçı sırtındaki sazı görünce bir bozlak söylemesini ister ve yeni yollar açılır önünde. Türküleri dilden dile dolaşır. Selda gibi, Edip Akbayram gibi sanatçıların tanınmasında Neşet Ertaş ve Mahzuni gibi ozanların türküleri önemli rol oynamıştır. İzinsiz ve telifsiz kullanılır türküleri yıllarca.

Farklı çaldığı bahane edilerek TRT kapıları da yüzüne kapandı. Ankara’da gazinolarda çalarak geçimini sağlamaya başladı. Parmakları tutmaz olunca yalnız kaldı ve işçi olarak Almanya’ya gitti. Almanya’da ve hapiste olduğu süreçte türküleri herkes tarafından paraya dönüştürülüyordu ama o yoksul ve yalnızdı. TRT türkülerinin altına “rahmetli Neşet Ertaş” yazıyordu hatta. Neşet Ertaş her evdeydi ama yalnızdı. Neşet Ertaş dinlenmesini elitist bir açıdan eleştirenlerin de başka yorumcuların ağzından dinledikleri Türkülerin neşet Ertaş’a ait olması büyük bir ironi.

Hasan Saltık ile yaptığı plak anlaşmasıyla Türkiye’ye döndükten sonra neşet Ertaş adeta tekrar keşfedildi. Tabii halk tarafından değil. Zaten halkın içindendi. Öyle de kaldı. Koparılamadı. Hep yeniyi arayan bir sanatsal yaratıcılığı vardı. Yörede kullanılan abdal düzeninin yerine bozuk düzen diye adlandırılan akort türünü yaygınlaştırdı. Tek manyetik sazda elektrik gitarlarda kullanılan distortio efektini entegre etti ve yadırganmadı. Son yılarında avaz şeklinde söylemeyi tercih etmişti Muharrem Ertaş gibi. Belki yıllarca inpilti formunda süren garipliğin dile gelişini başka şekilde ifade etmek istedi.

25 yıl sonra döndüğünde hâlâ bulgur pilavının mecburi bir seçim olduğunu görünce yoksulluğa isyan edip esprili bir dille eleştirir ve Çırakman’ın “Bulgur” türküsünü seslendirir. Aşkı, yoksulluğu ve bize dair her şeyi bizim gibi anlattı Neşet Ertaş. Yaşar Kemal boşuna “Bozkırın tezenesi” demedi ona. Kendi deyimiyle “Neşet Yorurdu”…