“İtibarlı” erkekler, ömür boyu susmayacak kadınlar



Kurdukları itibar iktidarının kendilerine kazandırdığı zırhlarla taciz ettikleri kadınların konuşmayacaklarını, konuşsalar da kimsenin onlara inanmayacağını sanmışlardı


Kadına yönelik şiddetin, cinsel saldırganlık ve tacizin dünya düzleminde, özellikle de Türkiye gibi her açıdan çarpık gelişim süreçleri yaşamış ülkelerde önlenemez boyutlar kazanması, kapitalizmin kendisiyle birlikte toplumu da çürüttüğünün en çıplak ifadelerinden biridir.

Her gün en az üç kadının reddettikleri, boşanmak istedikleri ya da çizdikleri sınırları kabul etmedikleri erkekler tarafından katledilebildiği bu ülkede tüm olup bitenleri çekildikleri fildişi kulelerden seyreden bir kesim var. Yaşanan toplumsal altüst oluşları adeta seyreden bu kesimin arada bir “cık, cık”lar çektiğini duyarız. Bir toplum büyüğüymüş gibi uzatılan mikrofonlara o sihirli cümleyi üfleyerek “eğitim şart” dediklerini…

Eğitim şart” diyen bu sanat-edebiyat erbabının, dünyanın o kaosunun, kirli yüzünün dışında bir yerlerde nefes alıp verdiklerini düşündürtecek bir halleri vardır. Son derece muteber bir görüntüleri…

Hayran kitleleri, okurları, izleyenleri onların ağzından çıkan her sözü huşu içinde dinler. Ne söyledikleri önemli değildir, yeter ki onların ağzından çıkmış olsun. Çünkü onlar bu kahrolası dünyayı “anlamlı” yaratılarla yeniden kurmaya çalışan birer sihirbazdır.

Sanatın türlü dallarında ya da edebiyat alanında gerçek hayatta bozuk giden şeyleri yeniden ele alır, başka türlü kurgularlar. Kendileri dışındaki fanilere gündelik hayatın kaosu içinde üzerinde düşünmedikleri anlamlar taşırlar. Anlam yitiminin uçurumlaştığı bu çağda insanoğluna tutunacak dallar sundukları duygusu yaşatırlar. Pek çoğu gerçeği yeniden kurgulamanın ötesine geçmez oysaki. Ama okur ya da seyirci onların karelerle, sözcüklerle kurguladıkları bu gerçeğin içinde sırf yaratıcılarına duydukları güvenle bambaşka şeyler bulur ve tutunmaya çalışır. Giderek o yaratıcılar ideal insan haline gelir. Öyle ya, insan olmanın erdemini, karanlık-aydınlık taraflarını, güçlü özelliklerini, iyiliği, güzelliği, sayısız manayı eserlerinde yeniden ürettikleri sanılan bu yaratıcılar, bunları yaptıklarına göre hepsinin üzerinde bir yerlerde duruyorlardır. Fanilerin erişemediği bir mertebede…

Giderek okur-hayran kitleleri üzerinde bir çeşit iktidar kurmuş olurlar. “Ünleri” arttıkça kendilerini de zehirlemeye başlayan, tanrısal özellikler yükledikleri bir iktidardır bu. Kendileri dışındaki fanilerden her şeyi isteyebilme hakkıdır her şeyden önce de. Bir toplumun gelişkinlik düzeyi nasıl ki kadınların özgürlük düzeyiyle ölçülüyorsa, bu iktidar sahiplerinin yazdıkları ile yaşamları arasındaki tutarlılık da çoğu zaman kadınlara nasıl baktıkları, onlarla nasıl bir ilişki kurduklarıyla ele verir kendisini.

Son olarak “Sincan’ın Kafkası” olarak isimlendirilen, kendisini “Şehrazat ile Beckett’in evliliğinden doğmuş çocuk” diye tanımlayan roman yazarı Hasan Ali Toptaş’ın 1994 yılından bu yana aralarında çocukların da bulunduğu en az yirmi kadını taciz ettiği gerçeğinin ifşa olmasıyla dile geldi bu gerçek.

Postmodern romanlarında insanlık hallerini ağdalı, bir o kadar da alakasız söz dizimleriyle tasvir eden, sözcüklerle bir sihirbazmış gibi oynadığını zannederken okurlarını gerçekten olağanüstü olduğuna inandıran, belirsizliği temel değer haline getirmeyi iş edinmiş olan ve dolayısıyla gelecekle ilişkiyi koparmayı marifet sayan Topbaş’ın taciz ettiği kadınların ifşasıyla başlayan sosyal medya hareketi kısa süre içinde Me too (Ben de) akımını tekrar başlattı. Sayısız kadın, fildişi kulelerinden fanilerin o kısır hayatlarını, dünyanın kaosunu, insanın karanlık dehlizlerini izleyerek tüm bunları yeniden kurgulama avına çıkan bu imtiyazlı erkekleri o kulelerden indiriverdi. En hafifinden bir bilen rolü yüklenen bu adamların haysiyet, erdem, onur bakımından beş paralık bir ederlerinin olmadığını ortaya çıkardı. “Uykularınız kaçsın” diyerek, nüfuzlarını kullanıp, kendilerini taciz eden erkekleri ifşa ederken “artık yeter” dedi.

Yaşananlar, romanları yüz binler satan, yeteneğini büyük bir sermayeye dönüştürerek kendisine imtiyaz kuleleri yaratan bu adamların çürümüşlüğünün tacizle sınırlı olmadığını da gösteren çarpıcı bir ayna oldu. Sayısız kadın tarafından tacizciliği ifşa edilen Toptaş’ın suçunu kabul ederken bile tanrısal bir eda takınması, istismar-taciz gibi alçaklıklar kendi dünyasına uzakmış gibi “İnsan eril failliğin ne olduğunu anlayana kadar karşı tarafta ne büyük yaralar açtığını bilmeden hatalar yapabiliyor” diyerek dışsallaştırması bu çürümenin giderek patolojik bir nitelik kazandığını da gösterdi.

O ve onun gibi “itibarlı” erkekler, sığındıkları o konforlu kulelerinde kimsenin kendilerine dokunamayacağını sanan tanrısal bir şımarıklık içindeydi. Kurdukları itibar iktidarının kendilerine kazandırdığı zırhlarla taciz ettikleri kadınların konuşmayacaklarını, konuşsalar da kimsenin onlara inanmayacağını sanmışlardı. Sandıkları gibi olmayınca, o kulelerin duvarları kadınlar tarafından “yeter artık” denilerek yıkıldıkça yakalandıkları çıplaklığı, Toptaş’ın yaptığı gibi “eril faillik” gibi fani erkeklere mahsus bir kusurmuş gibi mazur göstermeye çalışacak kadar hastalıklı bir baş dönmesi içindeydiler. Bu açıdan da çürümenin dibinin olmadığının canlı örneği oldular.

Aralarında yazarların, yayınevi sahiplerinin, sanatçıların, TV-basın dünyasından isimlerin olduğu sayısız erkeği teşhir eden kadınları bu erkeklerden bazıları, “neden şimdi konuştun da 20 yıldır sustun” diye yargılarken, bazıları “ama o güçlü bir kalem” diye kutsadıkları yeteneklerini bir kenara, tacizciliğini başka bir kenara koymaya, hatta “kusursuz insan yoktur” diyerek onu mazur göstermeye giriştiler. Sanki hayatında bunca çürümüşlüğü yaşamış biri iyi bir edebiyatçı olabilirmiş gibi…

İtibarlı erkekler dünyasının parçalanan zırhlarından dışarı fırlayan çirkinliklerinin evrensel olduğunu da belirtmeliyiz. Öncesi bir yana yakın tarihte Toptaş’ın o “ben yapmadım, eril faillik yaptı” gibi dışsallaştırıcı yaklaşımlarına mesela Oscarlı sanatçı Dustin Hoffman’ın tacizciliğinin ifşa olmasının ardından yaptığı açıklamada da görüyoruz. Yazar Anna Graham Hunter, 1985 yılında 17 yaşında bir stajyerken Satıcının Ölümü (Death of a Salesman) filminin çekimleri sırasında Hoffman’ın tacizine maruz kaldığını yazmış, Hoffman da bu ifşa karşısında bugün Topbaş’ın yaptığı gibi, “Kadınlara büyük bir saygım var, eğer yaptığım herhangi bir şey onu rahatsız edecek bir konuma soktuysa özür dilerim. Ben aslında böyle biri değilim” demişti. Yakalandığı anda “eğer yaptığım şey onu rahatsız edecek bir konuma soktuysa” diye şartlı bir özür dileyen Hoffman da belli ki Toptaş gibi ününün-yeteneklerinin yarattığı tanrısal bir baş dönmesi içindeydi. Taciz ettiği kadının en hafif ifadeyle rahatsız olabileceğini bile düşünemiyordu, onurunun ne kadar yaralandığını anlamasını beklemekse saçmalık olurdu!

Toptaş şahsından başlayarak, kendilerine imtiyazlı alanlar yaratan, toplumsal ilişkilerin üstünde bir yerlere koyarak her haltı yiyebileceklerini sanan adamların halelerini bir bir döken “uykularınız kaçsın”, “yeter artık” isyanı o cenahın kaç paralık olduğunu gösterdiği kadar, kadınların bu suçlar karşısında yaşadıkları acıları, korkularını, bu korkuları nasıl aşabildiklerini de bir kez daha ortaya koydu.

Toptaş’ın tacizlerinin ifşa edilmesiyle başlayıp, bir sosyal medya hareketine dönüşen gelişmeler sayısız acı gerçeğin de tercümesi oldu. İstismar/taciz denilen insanlık suçuna maruz kalan kadınların bazıları onurlarını-benliklerini yaralayan bu saldırıyı en yakınları olan annelerine bile anlatamamıştı. Çünkü söz konusu olan toplumsal cinsiyet rollerinin belirlediği toplumsal hiyerarşi içinde şekillenmiş bir kadınlık haliydi. Gördük ki tacize, istismara uğrayan kadın da kendisini o rollere göre biçimlenmiş ölçütlerle yargılarken, anlatmaya niyetlendiği kadının da aynı yaklaşımla dinleyeceğini, kendisini yargılayacağını düşünüyor. “Ben ne yaptım ki bu adam bana böyle davrandı” yargılamasının karşısından da “sen ne yaptın ki?” sorusuyla döneceğinden korkuyor. Bu gerçek, “kadının kadının yurdu olmasının” her şeyden önce bu rollere göre belirlenmiş değerler sisteminin toplumsal olarak yıkılmasıyla mümkün olacağını düşündürtse de kadının ancak başka bir kadın cesaretle adım atabildiğinde ondan güç alarak ayağa kalkmaya çalıştığını, kalkabildiğini gösteriyor. O açıdan da köleci toplumdan feodalizme oradan da kapitalizme aktarılarak onun ihtiyaçları temelinde süreklileşmiş bir şekilde üretilen toplumsal cinsiyet rollerinin, ataerkinin hem bir sistem olarak kapitalizmin yıkılmasıyla mümkün olacağını ama o günlerin de ancak kadınlar şimdiden bu rollere karşı savaş açabildikleri oranda yakınlaşabileceğini gördük.

Nitekim 20 yıl boyunca susmuş kadınların bugün konuşabiliyor olması, her şeyi göze alması da dünya ve Türkiye’de toplumsal bir güç olarak kendisini örgütleyen kadın hareketinin yarattığı özgürleşme ortamıyla doğrudan ilişkili değil mi?

Kadınlar bu yola girdi, onları artık ne devlet şiddeti, ne “eril faillikler”, ne gerici toplumsal yargılar ve belirlenmiş cinsiyet rolleri ne işlerini-statülerini kaybetme-yargılanma korkuları durdurabilir. Yıllarca uykusuz kalacak kadar derin acılar birikmiş yüreklerini cesaretle attıkları her adımla güçlendiriyorlar, başka kadınları da sürükleyerek hep birlikte toplumsal arınma için bir yol açıyorlar.