Yıkan, öldüren deprem değil devlet



Özellikle afet durumlarında halkın sergilediği dayanışmanın çapından, gücünden, becerisinden devletin hiç haz etmediği de kesin bir biçimde ortaya çıktı. Bu sefer devlet, orman yangınları, İzmir depremi sürecinde devleti arkasında toz içerisinde bırakarak hayata geçen halk temelli dayanışmaya daha ilk günden set kurmaya çalıştı.


Nəriman Bakı

6 Şubat’ta merkez üssü Maraş olan 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki iki deprem 10 ili ve milyonlarca insanı etkiledi. 7 Şubat akşam saatlerinde hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 500’ü geçti.

İlk depremin üzerinden 36 saat geçmesine rağmen ortaya çıkan tablo çift yönlü olarak ağır. Yıkım büyük, can kayıpları ağır. İkinci yön ise yıkımın ve ölümlerin sebebinin bizatihi devlet olduğu.

Depremden sonraki ilk 24 saat içinde başta Erdoğan olmak üzere mikrofonu eline alan hamasi cümleler kurma dışında olan bitenlere dair sayısal verilerle laf kalabalığına girişti. İkinci gün ise Erdoğan’ın açıklamaları sonrasında devlet aklı birden bir ikinci depremin varlığını hatırlayıp “Türkiye böyle bir afet görmedi” teranesi okunmaya başlandı. Çünkü devletin “ulaşılmayan yer yok” açıklamalarına rağmen ulaşılan yerlerin sınırlı olduğu, bununla birlikte Hatay-Antakya-İskenderun, Maraş-Elbistan Antep-İslâhiye’ye herhangi bir yardımın ulaşmadığı çuvala sığamayacak duruma gelmişti.

OHAL sopası

Süreci yönetemeyeceğini anlayan devlet ortaya çıkan tepkileri dindirmek, öfkenin yaygınlaşması ve derinleşmesini de önlemek için OHAL kararı aldı. OHAL’in esas amacı ise ilan edilmesinden dakikalar sonra kendisini gösterdi: Deprem bölgesinde bir muhabir “izinsiz” çekim yaptığı bahanesiyle, İstanbul’da yardım malzemesi toplayan bir kooperatifin üyeleri de “propaganda” yaptıkları gerekçesiyle gözaltına alındı.

Aslında örtük OHAL ilk gün özellikle medyada kendini göstermişti. İktidara yakın uzak olduğuna bakmadan, ana akım olarak tabir edilen medya kendi çektiği yıkım, arama-kurtarma çalışmaları görüntüleri dışında sosyal medyada yayınlanan ve “gelen giden yok” çığlıklarını içeren yüzlerce görüntüyü yok saydı. Öyle ki, Haber Türk kanalının habercisi -ki kendisi medyada devletin emir erlerinden biridir- M. Akif Ersoy Hatay’a ulaşıp yıkımı, arama-kurtama yokluğunu ancak kendi gözüyle görünce gelen gidenin olmadığını itiraf etti. Bunun dışında NTV canlı yayınında depremzedelerin “devlet nerede sesleri” anında sansürlenerek canlı yayın apar topar bitirildi. Öte yandan yine Haber Türk ekranına çıkarılan devlet trolü afet yönetimi uzmanlarına “vatandaşın ilk 72 saatte kimseden yardım beklemeden devlete yük olmaması” vaazları verildi.

Devlete dönük protestolar, öfke ve acı haykırışları

Acı ve endişenin baskın olduğu, sadece enkaz altında kalanların değil dışarıda olanların da ağır kış şartlarında hayatta kalmaya çalıştığı korkunç ve ağır bir tablo var karşımızda. Devletin beceriksizliği ve çapsızlığının sonucu olarak tüm bu olumsuzlukların hızla birikmesi ile öfke patlamaları da kendisini gösteriyor.

Adıyaman Valisi, halk tarafından protesto edildi. Vali birkaç polisin arkasına sığınarak protestoları yüzsüz biçimde sırıtarak karşıladığı için öfkeyi daha da arttırdı.

AFAD’ı nasıl bilirsiniz?

Özellikle afet durumlarında halkın sergilediği dayanışmanın çapından, gücünden, becerisinden devletin hiç haz etmediği de kesin bir biçimde ortaya çıktı. Bu sefer devlet, orman yangınları, İzmir depremi sürecinde devleti arkasında toz içerisinde bırakarak hayata geçen halk temelli dayanışmaya daha ilk günden set kurmaya çalıştı. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kumlu, AFAD dışında yardıma izin verilmeyeceğini söylerken ikinci gün OHAL ilan edilmesinin verdiği güçle Soylu AFAD dışındaki yardımların arkasından “provokasyon gelebilir” diyerek devletin sopasını biraz daha net gösterdi. 

Önümüzdeki birkaç gün arama kurtarma bakımından hayati öneme haiz. Elbette arama kurtarmanın hemen yanı başında depremzedelere yardımların ulaştırılması ve dağıtılması var. Devletin yardım, dayanışma konusunda AFAD dışında bir kurum, kuruluş tanımamasının nedeninin “afet koordinasyonunu tek elden yürütmek” olduğunu düşünmek fazla saflık olur. Çünkü aynı devlet İzmir depreminde dayanışma ve yardımda bulunan devrimci güçlere cop, biber gazıyla saldırırken, gerici-dinci kurumları AFAD’ın hemen arkasında saklamıştı. Yine aynı devlet Kobanê için lojistik alanlar belirleyip, yardımları orada biriktirip AFAD üzerinden dağıtacağını söyleyip IŞİD’e aktarmıştı.

Suriye’de de yıkım korkunç

Depremin etkisinin 10 ili kapsaması, yıkımın ve kayıpların sayısının yüksek olması, sürecin odağının haliyle Türkiye sınırları içinde kalmasına neden oluyor. Ancak deprem Suriye’nin kuzeyini -Batı Kürdistan’ı- da şiddetli biçimde etkiledi. Suriye devlet televizyonun verdiği bilgilere göre hayatını kaybedenlerin sayısı bin 400’ü aştı. Yanı sıra asıl ürkütücü tehlike mülteci kamplarında ortaya çıktı: Kamplar için sondajla açılan su kuyuları depremden dolayı büyük zarar gördü. Deprem bölgesinde olmayanların gözünü zaman zaman Suriye tarafına doğru da çevirmesi orada olan bitenlere de dikkat etmesi gerekir.

Yardım alma konusunda devletin kendi itibarını koruma refleksindeki şirazesi o kadar kaymış ki, doktor ve hemşirelerden oluşan bir ekibin hazırladıkları bir TIR dolusu yardım OHAL gerekçesiyle geri çevrildi.

Önümüzdeki görevler 

Önümüzdeki süreçte önümüzde dört görev duruyor:

Birincisi, depremzedeler için ortaya çıkan her türden yardım ve dayanışmayı, gerekirse bedel ödeme pahasına, devlete rağmen ve hatta ona karşı biçimde üretmek ve örgütlemek.

İkincisi, depremde ortaya çıkan ve aslında olmaması gereken aksaklıkları, sansürleri, devletin vurdumduymazlığını teşhir etmek.

Üçüncüsü, depremle ortaya çıkan bu yıkımın esas nedeninin kapitalizm ve onun örgütlü aracısı devlet olduğunu ısrarla söylemek, göstermek.

Dördüncüsü, depremin gerçek nedenlerini gizleyen, hatta halkın sırtına yükleyerek açıklamak isteyen gerici-dinci aklı hem teşhir etmek hem de karşılaşılan her alanda mücadele etmek.

Bölgenin özelliklerini akılda tutmak

Bu depremin bölgesel yaygınlığı ve yaşandığı bölgenin özgün karakterini de asla unutmamak gerekir. Yaklaşık 13 milyon insanı etkileyen depremin yaşandığı bölge, Alevi-Kürt ve mülteci nüfusun yoğunlaştığı bir bölge. Yoksulluğun en derininin yaşandığı, bu açıdan da sermayenin ucuz emek sömürüsü için özel yoğunlaşma gösterdiği bölge, aynı zamanda geleneksel geçim kaynaklarından (tarım-hayvancılık) mahrum bırakılmasıyla dikkat çekiyor.

Kürt, Arap, Alevi ve mülteci nüfusun yoğun olduğu bölgede yıkım çok büyük. Ekonomik ve siyasi krizin çapı yanında faşist rejimin bu toplumsal kesimlere olan düşmanlığı dikkate alınacak olursa bu yıkımın kolay kolay kaldırılamayacağı da aşikar. Dahası, faşist rejim ve uzantısı dinci gerici odakların devletin sergilediği kayıtsızlık ve zaafları perdelemek amacıyla bu farklılıkları kışkırtma konusu haline getirme olasılığı az değil.

Bu tehlikenin en güçlü panzehiri devrimciler başta olmak üzere demokrat-ilerici tüm kesimlerin oralara taşıyacağı dayanışmanın sıcaklığıdır. Aradaki çelişkilerin gerici-şoven temelde kaşınmaması böyle bir çalışma ve derinleşmeyle mümkün olabilir. Zaten alabildiğine yoksul olan halkın bu koşullarda daha sarsıcı bir sosyal çöküş yaşamaması da…

Sürecin vehametine bağlı olarak karamsarlık tonu ister istemez yüksek olan yazıyı umudu, direnci ve dayanışmayı barındıran iki yaklaşımla bitirmek gerekir: İnşaat-İş’in sloganı: Dayanışma yaşatır! Halkların Köprüsü ile özdeşleşen deyim: Dayanışma ezilenlerin inceliğidir.