Seçim sonuçlarına dair ilk notlar: Şimdilik kutuplaşma ve gericilik kazandı!



Sınıf gerçekliğini ve emek-sermaye çelişkisini bir kenara bırakarak toplumdaki gerici-faşist birikimi ideolojik ve kültürel bazı açılım ve jestlerle çözebileceği hayalini gören neoliberal siyaset anlayışı ve tarzının iflasını gösteren bir tablodur karşımızda duran


Kesin olmayan sonuçlara bakıldığında Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalmış görünüyor. Fakat hem Cumhurbaşkanlığı seçiminde hem de Meclis seçimlerinde ortaya çıkan tablo, Millet İttifakı denilen burjuva muhalefet adına bir ‘yenilgi’yi ifade ediyor.

Fakat Millet İttifakı bu yenilgiyi öngörmediği gibi, Cumhur İttifakı da bu başarıyı beklemiyordu. Nitekim iktidar blokunun sandıklar kapanmaya başlar başlamaz aldığı tutum da bunun ifadesiydi. İtiraz dizisiyle sayımları bloke etme, önceki seçimlerde olduğu gibi Anadolu Ajansı üzerinden sonuçların manipülasyonu gibi tutumlarla süreci kilitlerken adeta zaman kazanmaya oynuyor, sokakları tutmaya çalışıyordu. Sonuçların kendilerini de şaşırtacak ölçüde lehlerinde olduğunu anlayınca da süreci akışına bıraktılar. Normal koşullarda Millet İttifakı’yla aralarında neredeyse yüzde 5 gibi büyük bir fark olmasını hızla “Atı alan Üsküdar’ı geçti” pratiğine bağlayabilecekken buna da yönelmediler. Cumhur İttifakı denilen blok, özelde de AKP, rahatladığı anda daha büyük bir oy patlaması hesabıyla 2. tura kalmayı kabul etti ve o turda gücünü daha da pekiştirme yolunu seçti. 2. turda sınır olan yüzde 50+1’i mesela yüzde 5 farkla tamamlarsa mevcut toplumsal konsolidasyona dayanarak saldırı politikalarını şiddetlendirme noktasında elini korkak alıştırmayacak bir sonucu garantilemeyi tercih etti. AKP’nin Türkiye genelindeki oylarının yüzde 6 gibi büyük bir oranda gerilemesinin yarattığı sarsıntıyı da bu turda yakalayacakları destek patlamasıyla tolore etmeyi hesaplıyorlar.

Millet İttifakı denilen ve tek ortak noktaları neoliberal saldırı politikaları olan burjuva muhalefetse, anket şirketlerinin yarattığı daha doğrusu halkın esas eğilimini sandıkta ortaya koyduğu gerçeğinin duvarına çarptı bir yanıyla. Ama esas olarak kafasını, halk kesimlerinin mevcut sorunlarını çözmekten, ekonomik-sosyal temelli politikalardan uzak ve aslında burjuvaziye seslenen proje ya da vizyonların toplumsal bir karışığının olmadığı gerçeğine çarptı.

Daha büyük bir belirsizlik ve kaos dönemi

Sonuçlar, toplumsal gericilik birikimi ve kutuplaşmanın derinliğini olduğu kadar, Türkiye’nin daha da büyük tehlikelere evrilmeye gebe bir ‘belirsizlik ve kaos’ dönemine girdiğini gösteriyor. Bu aslında seçimleri taraflardan birinin -özellikle de Kılıçdaroğlu’nun- net bir farkla kazanması halinde de gündemde olan bir riskti (ekonomik ve toplumsal sorunlar ve yıkımın büyüklüğü nedeniyle). Şimdi ‘bıçak sırtı iktidar’ durumunda daha da artmış ve yakınlaşmış bir risk olarak karşımıza çıkıyor. Tabii o ‘bıçak sırtı’ haliyle bile Erdoğan ve ortaklarının elinde kalırsa ‘bıçağın’ hızla çalışmaya başlayacağı da hazırlıklı olunması gereken en önemli sonuçlardan biridir.

Dönüp dolaşıp aynı yere çıkıyoruz

Asıl önemli olan bu tablodan çıkarılması gereken temel ders. O da şudur: Siz siyasetinizi sınıfsal bir eksende, emek-sermaye çelişkisinin derinliği ve büyüklüğünü esas alarak emeğin beklentilerine uygun net bir ekonomik-siyasal ve sosyal politikalar üzerine değil de, ideolojik-kültürel kalıp ve şartlanmaları temel alarak aklınca bunları ‘çözme’ üzerine kurarsanız işte böyle eşekten düşen karpuza dönersiniz.

Millet İttifakı denilen ve sözcülüğünü Kılıçdaroğlu yapsa da esasında neoliberal politikaların 2000’lerin başındaki dönemine öykünen ve burjuvazinin beklentilerine yanıt olmak üzerinden politika kuran, tek ortak noktası da bu olan ittifak, dünyadaki örneklerinde olduğu gibi Türkiye’de de tam da bu nedenle kaybetti. Bu açıdan ABD, Macaristan, Brezilya ve Avrupa ülkelerinde yükselen ve tabanını işçi ve emekçilerin oluşturduğu gerici-faşist dalgaya bakmak yerinde olacaktır. Bu dalga iniş ve çıkışlarla da olsa toplumsal yapıda, sınıflar arası ve sınıf içinde konsolide ettiği azımsanmayacak bir gücü ifade ediyor. En önemli dayanağı da merkez ya da burjuva sol siyasetin kitlelerin talepleriyle değil, daha fazla sağa kayan sermaye merkezli bir siyaset izlemesidir. Toplumda kökleşmiş gericilik birikimini göçmen karşıtlığı başta olmak üzere ekonomik ve sosyal olarak popülist söylemlerle kemikleştirmekteki ısrardır.

Sonuç olarak, sınıf gerçekliğini ve emek-sermaye çelişkisini bir kenara bırakarak toplumdaki gerici-faşist birikimi ideolojik ve kültürel bazı açılım ve jestlerle çözebileceği hayalini gören neoliberal siyaset anlayışı ve tarzının iflasını gösteren bir tablodur karşımızda duran.

TİP’in uğursuz rolü, Yeşil Sol’un isabetsiz tercihleri

Beklenti ve hayallerin gerisinde kalma anlamında Yeşil Sol Parti ve TİP’i de “kaybedenler” arasında görmek lazım. Hele TİP… Yeşil Sol Parti’nin himayesi olmasaydı nal toplayanlar arasında olacaktı. Şimdi toplam 900 binin biraz üstünde oyla dört milletvekili çıkarmış görünüyor. Onun bu ‘faydacı’ siyasetinin Antalya, Muğla, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok yerde Yeşil Sol Parti’ye de milletvekili kaybettirdiğini görmek lazım.

Yeşil Sol Parti de 100 vekil çıkarma hesabı yaparken 63’te kaldı. Kürt illerinde fark atarken, Türkiye metropollerinde geriye düştü. Bunun pekçok nedeni olduğu açık; ama yanlış ittifak politikaları ya da isim tercihlerinin de bunda etkili olduğunu, metropollerde yaşayan Kürt emekçileri de dahil genel olarak emekçi kesimlerle kurulan ilişkinin sınırlarının bunda etkili olduğunu söylemek mümkün.

Sağa kaydıkça…

Hükümette olan burjuva sağa karşı, burjuva muhalafetinden demokratik muhalefete kadar hemen her siyasetin seçim stratejisi kendi hattının sağı üzerinden gerçekleşti. Bunun sonucunda hükümetin oy tabanı dağılmak yerine kenetlendi, burjuva iktidardan kaçan ve burjuva muhalefetin de çek(e)mediği oylar gerici, faşist Sinan Oğan’a akarak ikinci turun kaderini belirleyecek bir niceliğe büründü. Ortaya çıkan tablo bize toplumsal kutuplaşmanın hem büyüklüğünü hem de katılığını gösterdi.

Yanı sıra özellikle de Türk toplumundaki milliyetçi-dinci damarın ne kadar güçlü olduğunu. AKP-MHP tabanındaki çözülmenin beklendiği ölçüde ‘büyük’ olmayışı yanında mülteci ve Kürt düşmanlığı dışında hiçbir söylem ve vaadi olmayan Sinan Oğan gibi halis bir ırkçının bile yüzde 5 civarında oy alabilmesi bu açıdan manidardır. Buna; Millet İttifakı denilen yamalı bohçanın özellikle Saadet, DEVA, Gelecek Partisi, İyi Parti ve hatta CHP’nin ulusalcı-Ergenekoncu kanadının etkilediği tabanın bile elinin Kılıçdaroğlu’na oy vermeye gitmeyişini eklemeliyiz. Keza kadın, LGBTİ+ düşmanlığını kusan Yeniden Refah Partisi’nin 1,5 milyonu aşan oy alması bunu ortaya koyuyor.

Tam da bu noktada örgütlü Kürt halkının bu gericilik karşısındaki en önemli barikat olmaya devam ettiğini eklemek gerekir. “Ege’nin yeni incisi Amed” soyutlamasının ironik karakteri bir yana Kemalistlerin Kürtlere güvensizlik çığırtkanlığı yapıp durduğu yerde bu halk, nasıl bir kolektif değerler sistemini temsil ettiğini bir kez daha göstermiştir. Kılıçdaroğlu’nun en yüksek oy aldığı yerlerin Kürt bölgeleri olması ve Kürt halkının sözünde durması bu gerici-ulusalcı kesimlere de verilmiş en manidar yanıttır.

Hem Cumhurbaşkanlığı hem de Meclis seçimlerinde ortaya çıkan tablo ilerici kamuoyunda ciddi bir moral bozukluğu ve motivasyon kaybı yaratacaktır. Bu ruh halinin ‘örgütlü’ güçleri de içine çekerek solda yeni bir sağ savrulma üretmesi ihtimali daha baskın olmakla birlikte bugüne kadar izlenen kimlik ve kültür siyasetlerinin ‘çıkmazını’ görerek daha militan arayışlara yönelinmesi -buna uygun bir zemin anlamında- yönü de gözümüzden kaçmamalıdır. Dolayısıyla bu ‘kutuplaşmayı’ çözmenin, bu karanlığı yarmanın yolu sevgi pıtırcığı görüntüsü çizmekten, popülist show siyaseti yürütmekten vb. değil sınıfa karşı sınıf netliğiyle hareket etmekten geçiyor.