Eylül Deniz Yaşar
1 Eylül Dünya Barış Günü için Salı akşamı Kadıköy’de gerçekleşen ve Boğa Heykeli’nden Kadıköy İskelesi’ne yapılan ve farklı siyasi partiler ile sendikalardan yüzlerce kadının katıldığı yürüyüşte Kürt kadınların renkleri, talepleri ve barış çağrıları da öne çıktı. Kalabalığın içindeki kadınların adımlarını takip ederek fotoğraf makinesini yürüyüş boyunca karşılaştığım kadınlara çevirdim ve fotoğrafını çektiğim her kadının sesini ve sözünü Kadın İşçi okurları için kayıt altına aldım.
Kızıyla birlikte yürüyen tekstil işçisinden sendika önlüğüyle alana çıkan öğretmene, DEM Parti kortejindeki esnaftan genç bir işsize kadar 1 Eylül’de “barış” talebiyle sokağa inen kadınlar, savaşın kadın emeği, yoksulluk, güvencesizlik, göç, şiddet ve kadınların yaşam hakkı üzerindeki etkilerini Kadın İşçi’ye anlattı. Kadıköy sokaklarında yürürken mikrofonumuzu uzattığımız kadınların “barış” denildiğinde nasıl bir ülke ve nasıl bir yaşam hayal ettiklerini kendilerinden dinleyin…

Kızıyla birlikte alana çıkan bir anne: Ceyhan
Mitingte, yanındaki küçük bir kız çocuğuyla ortak taşıdığı bir atkıyla “Selahattin Demirtaş’a özgürlük” talebini görünür kılan bir kadın dikkatimi çekiyor. Kalabalığı yara yara, ellerindeki “Selo Başkan” yazılı atkıyı hep yukarı kaldırarak kortejlerde öne doğru ilerleyen bu ikilinin yanına gittiğimde Ceyhan ile tanışıyoruz, Ceyhan bu yürüyüşe kızıyla katılan bir anne olarak kendisini tanıtıyor:
Barış için buradayız. Abdullah Öcalan için buradayız. Selahattin Demirtaş için buradayız. Tutsaklarımız için buradayız. Ezilmişler için buradayız. O yüzden kızımla beraber alanlardayız.

Sarı, kırmızı ve yeşil renkli aksesuarlarıyla, kendi renklerini ve taleplerini 1 Eylül mitingine taşıyan Ceyhan, 22 yıl boyunca “tekstil işçiliği” yapmış bir emekçi kadın. “Kürt kadınları için barış ne demek? Türkiye’nin batısındaki kadınlar ve feministler Kürt kadınları ile dayanışmayı nasıl yükseltebilir?” diye sorduğum Ceyhan ile bir yandan yürürken diğer yandan Kürt gençlerinin sloganları arkada yükseliyor ve röportajımız polisin ”Dikkat dikkat, atmış olduğunuz sloganlar kanunsuzdur” anonsuyla sık sık kesintiye uğruyor; ancak tüm bu kesintilere rağmen Ceyhan bu soruyu yanıtsız bırakmıyor:
Onlar hiçbir zaman bizi anlamadı. Kürt anneleri artık ağlamasın, gözyaşlarıyla cenaze lokması yemesin istiyoruz. Herkes özgür olsun, artık Kürt annelerinin de yüzü gülsün. Ben de bir anneyim, ben de artık bunu istiyorum. Savaş en çok Kürt kadınları etkiliyor. Çünkü evdeki çoluk çocuk, evdeki iş hep kadınların sorumluluğundadır. Bu yetmiyormuş gibi gözü yaşlı yıllardır çocuklarının yolunu bekliyorlar. O yüzden tüm kadınlar Kürt annelerine destek olsun, tüm kadınlar birbirine destek olsun. Tüm kadınlara söyleyebileceğim şey, çekinmesinler, korkmasınlar, alanlarda olsunlar, birbirine kenetlensinler.

DEM Parti bayrağıyla alanda: Gülşehri
Barış mitingine gelip de DEM Parti kortejindeki kadınlara mikrofon uzatmadan çıkmak olmaz. Kortejde tanıştığım Gülşehri Eniş “esnafım, küçük bir dükkanım var. Aynı zamanda barışı talep eden bir kadınım, aynı zamanda bir DEM Partili olarak alandayım” sözleriyle kendisini tanıtıyor.
“Benim zihnimdeki talep şudur: Dünyada barış, ülkede barış, kadınlarla barış” sözleriyle kendisini sokağa iten temel talebi açıklayan Gülşehri Eniş, Yaşar Kemal’in “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır” sözünü hatırlatarak sözlerini şöyle sürdürüyor.
Bence da dağlar da, insanlar da, ülke de yoruldu, hatta toprak bile yoruldu. Dolayısıyla barışın tam da zamanıdır. O nedenle bugün sokaklara çıkmışız. Biraz da ülkeyi, iktidarı barışa cesaretlendirmek istiyoruz. Barış konusunda korkak davrananlara diyoruz ki ‘Korkmayın’. En kötü barış, savaştan daha iyidir; en azından insanlar ölmüyor, gençler ölmüyor, kadınlar ölmüyor. Yasın gölgesinde barışı haykırmak da zor, ama biz bunu yapıyoruz. Etrafımızda bir yas var. 15-20 yıl önce kaybettiği evlatlarının şehadet haberlerini anneler yeni alıyor. Dolayısıyla aslında orada bile barışı haykırmak insanı zorluyor. Biz bu yasın gölgesinde barış diyoruz.

1 Eylül mitinginde Kürt kadınların ve Barış Anneleri’nin öncülüğü dikkat çekiciydi: Ana pankartı tutan 13 kişiden 11’i kadındı
“Savaşın en büyük kaybedenleri kadınlardır” diyen Gülşehri Eniş, kadınlar açısından barışın, erkeklere nazaran çok daha “hayati” olduğunun altını şu sözlerle çiziyor:
Kadın bedeni bir cinsel araç olarak görülüyor ve savaşta en çok kadın bedenine yöneliyorlar. Ayrıca gittikçe erilleşen bir dünya var, erilleşen bir Türkiye ve cihadistleşen bir Orta Doğu var. O yüzden benim özel talebim sadece barış değil. Barış aynı zamanda demokrasidir, aynı zamanda özgürlüktür. Barış aynı zamanda kadın taleplerinin haykırılmasıdır. Biz barışı isterken de aynı zamanda kadınlar olarak kadın özgürlüğünü inşa edeceğiz.
“Jin jiyan azadi” yani “Kadın yaşam özgürlük” sloganının “öylesine” bir slogan olmadığını sözlerine ekleyen Gülşehri Eniş, bu sözlerle konuşmasını noktalıyor:
Bizim felsefik duruşumuzu gösteriyor bu slogan. Mesele Türkiye’de televizyon filmlerinde hep ‘at, avrat, silah’ sözünü duyarsınız. Biz bunun tam tersi bir felsefeyi savunuyoruz jin, jiyan, azad derken. Yani kadının yanına yaşamı ve özgürlüğü koyuyoruz. Dolayısıyla bizim bu sloganımız her zaman bizim felsefemiz olarak devam edecek.

Sendika önlüğüyle yürüyen bir öğretmen: Özlem
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) önlüğüyle birlikte sendika kortejinde yürüyüşe katılan ve Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) üyesi bir edebiyat öğretmeni olan Özlem Bayrak: “Bir emekçi ve bir kadın olarak daimi taleplerimden biri barış” diyerek sözlerine başlıyor:
Savaşın en başta kadınlar üzerinde en yıkıcı etkilerini görüyoruz. Savaş kaynaklı göç ve yoksullaşmanın yükünü en fazla kadınlar çekiyor. Savaşlar kadını savaş ganimeti olarak gördüğü için taciz ve şiddet özellikle kadınlara yöneliyor. Bu nedenle bir kadın olarak barışı savunuyorum. Savaşın bir de ekonomik bir bütçe yönü var. Bu da eğitim emekçileri olarak kendi taleplerimiz açısından çok önemli. Ve yine bir öğretmen olarak meslek ilkelerim gereği çocukların eğitim hakkı çerçevesinde de barış mücadelesine bakıyorum, sadece kendi taleplerim etrafında değil.
Özel okullarda çalışan öğretmenler günlerdir sokaklarda. Mülakat mağduru öğretmenler de sokaklarda hak arıyor” diyen Özlem Bayrak, öğretmen atamalarına bütçe bulunamadığı söylenirken varolan bütçenin “savaşa” harcandığına dikkat çekiyor:
“Atanamayan öğretmenlere bütçe yok deniyor. Biz ayrıca Eğitim-Sen olarak çocuklara bir öğün ücretsiz sağlıklı yemek kampanyaları yürüttük. Ama buna de bütçe olmadığı söylenerek geri çevriliyor bu talebimiz. Diğer yandan devasa bir savaş bütçesi var, savunma sanayisine ayrılan bütçe adı altında. Bu nedenle de bir eğitim emekçisi olarak savaşın karşısında ve barışın yanındayım.
“Kadın işçiler için barış dolu bir ülke dendiğinde ne tür bir ülke hayal ediyorsunuz?” diye sorduğum Özlem öğretmen bu soruyu şöyle yanıtlıyor:
Ve sadece Türkiye eksenli değil, örneğin Filistin’i de katarak dünyanın her yerinde barışı düşünüyorum. Tabii Türkiye açısından da sadece silahların susması eşittir barış demek değil. Bizim taleplerimiz toplumun tüm kesimlerini, kadınları ve emekçileri kapsayacak şekilde gerçekleştiğinde barıştan söz edebiliriz. Türkiye’nin her yanında adeta OHAL koşulları gibi baskıcı ve yasakçı bir politika ve korku iklimi oluşturulmuş durumda. İnsanlar bir şey söylediğinde işten atılma korkusu yaşıyor. Biz kamu emekçileri olarak görece güvencedeyiz diyeceğim ama bizim de pek çok arkadaşımız ihraç edildi, Barış Akademisyenleri başta olmak üzere pek çok kamu emekçisi ihraç edildi. Dolayısıyla barış değimde emekçilerin güvenceli çalıştığı ve gerçekten demokrasi taleplerinin hepsinin hayata geçtiği bir barışı düşünüyorum.

EMEP kortejinde yürüyen bir genç işsiz: Nisan
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından son açıklanan işsizlik verilerine göre atıl işgücü oranı kadınlarda yüzde 37,4’e çıkarak kadınlarla erkekler arasındaki fark 13,7 puana ulaştı. İşte bu rakamların ardındaki kadınlardan biriyle 1 Eylül barış yürüyüşünde tanıştım: 26 yaşındaki Nisan Alayoğlu. İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu bir genç işsiz olan Nisan’a “Bu ekonomik koşullarda bir genç işsiz kadın olarak nasılsın?” diye sorduğumda ahvalini şu sözlerle anlatarak sözlerine başlıyor:
Hem kadın olmak hem genç olmak her ikisi de benim için ayrı bir mücadele alanı. Üniversiteden mezun olduğunda çoğu genç gibi iş arıyorsun ama bulamıyorsun. Kadın olarak daha fazla eşitsizliğe maruz kalıyorsun. Bunların hepsinin üzerime çullandığı bir süreçten ben de geçiyorum maalesef. Bir ev genci olarak yaşıyorum. Bugün Türkiye’de ev gençlerinin sayısı çok artmış durumda ve kadınlar ev gençleri arasında daha büyük bir paydayı kaplıyor. Tüm bu eşitsizliğin, ekonomik zorlukların içerisinde genç bir kadın olarak ayakta kalmaya çalışıyorum.
Dünya Barış Günü’nden en büyük talebinin “eşitlik, barış ve özgürlük” olduğunu dile getiren Nisan “Barışa çok ihtiyaç duyuyoruz” dedikten hemen sonra “Ama” diye ekleyerek “Nasıl bir barış?” kısmını detaylı şekilde açıklıyor:
Ama bu sadece küs olan iki tarafın barışması değil. Bugün biz bence ekonomik bir savaşın da içindeyiz. Barışın koşulları ekonomik koşullardan da geçiyor elbette. Toplumun birbiriyle barışı, kadınların barışı, halkların birbiriyle barış içinde yaşamasının ekonomik koşulları var. Barış talebi çok önemli bir talep, evet. Ama barışmak için bu ekonomik koşullara yönelik taleplerimizi öne çıkartmamız gerekiyor. Barışmak için aç, yoksul, sefalet içinde yaşamamamız gerekiyor. En acil taleplerimiz insanca yaşamak, ekonomisiyle, eşitliğiyle, özgürlüğüyle bir barışı kurmak.
Yoksulluk ve ekonomik krize vurgu yapan Nisan’da emekçi kadınlar ve savaş politikaları arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğunu sorduğumda bu soruyu şöyle yanıtlıyor:
Geçtiğimiz NATO zirvesinde bence bu ilişkiyi çok net gördük. Devlet nereye para harcayacağını seçebiliyor, elinde bir para olmadığından kimse söz edemez; bu para var ve bu paranın nereye aktarılacağı bir politikayla belirleniyor. Bu politikanın da kadınların yararına güdülmediği açık. Sanırım geçen yıl yayınlanan verilere göre kadınlara hazineden düşen günlük pay 1 lira 65 kuruştu. Bize düşen bu paydan anlıyoruz ki bütçe kadınların yaşamını, emekçilerin ve işçilerin yaşamını daha insanca kurabilecekleri bir bölüşüm ile dağıtılmıyor. Velhasıl kelam parayı kadınlara değil, savaşa harcıyorlar. Kapitalistlerin, emperyalistlerin savaşlara ve krizlere ihtiyacı var. Bu krizlerin içerisinde mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Emekçi halkların ve kadınların payına düşen de hazineden bütçe değil, kendi emeğinin hakkı için mücadele etmek, barış ve eşitlik için mücadele etmek.

Basın çalışanı bir kadın: Mürüvet
Alınteri Gazetesi’nden çalışan Mürüvet Küçük de mitinge katılan kadınlardan biri. Emek alanındaki haberleri ve yazılarıyla bilinen bu gazetenin bir çalışanı olarak “savaşlar ve emekçi kadınlar” arasındaki ilişkiyi nasıl açıkladığını merak ettiğim Mürüvet Küçük bunu şöyle anlatıyor:
Sıcak savaşın devam ettiği bir dönemden geçiyoruz. Türkiye Suriye’den Sudan’a kadar birçok yere asker gönderiyor. Zaten en son NATO toplantısında da NATO’ya ucuz asker ve ucuz silah pazarlandı. Genel olarak bir militaristleşme eğilimi var, bu politikalar doğal olarak emeğin daha da ucuzlatılması ve özelde de kadın emeğinin daha fazla sömürülmesi ve kadın emekçilerin daha da güvencesizleştirilmesi anlamına gelecek. Bu anlamıyla savaşa karşı çıkmak gerekiyor.
“Egemenlere karşı verilen haklı savaşa karşı çıkmıyorum” diyerek gülümseyerek sözlerine ekleme yapan Mürüvet Küçük, tüm kadınlara ve feminist kamuoyuna vermek istediği son mesajı ile sözlerini noktalıyor:
1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşı başta olmak üzere tarihte yaşanan savaşlarda kadınların neler yaşadığı tarihe geçmiştir. Savaşların tetiklediği bütçe kesintileri ve emeğin güvencesizleştirilmesi, örgütsüzleştirilmesi ve dağıtılması süreci, egemenler açısından en savunmasız kesim olarak gözüken kadın emekçileri doğrudan etkiledi ve etkileyecek. Bu anlamıyla savaş politikaları doğrudan emekçi kadınları ilgilendiriyor, bir de bu kapitalizmin yapısal sorunlarıyla birleşince bu kadınlar için çok daha ağır bir faturaya dönüşüyor, bugün bunu hepimiz yaşıyoruz. Bu yüzden barış bence çok sınıfsal bir kavram. Savaşların en çok kadınları ve emekçileri etkilediğini ve haksız savaşların ancak emekçilerin bir bütün olarak tutum almasıyla son bulacağını düşünüyorum. Kadınlar olarak halkların iradesiyle demokratik çözümü savunurken emperyalist yayılmacılığa ve egemen sınıfa karşı da bir tutum da almalıyız.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!