Salı, 8 Eylül 2026

“Haksız Tahrik”in Arşivlerde Kalacağı Günlere



Erkekler değişmemiş sanki Türkiye’de. Buğdayı haber vermeden satmakla hadi dırdıra varacak kadar sitem etmek diyelim, bu iki “haksız tahrik”in karşılığında ortaya “balta”ların çıkması çok orantısız bir tepki değil mi? O zaman düşünmek lazım, aportta bekleyen bu erkeklerin sahibi kim?


Hakan Kaynar

İnternet sayesinde tarihçinin işi zorlaşıyor mu yoksa kolaylaşıyor mu, emin değilim. Öyle yeni bir dünya ki bu, sürekli içerik talep ediyor. Veri üreten makinalar gibiyiz. Şu sağlıklı yaşam baskısı yüzünden adımlarımızı sayıyoruz ya, bütün o bilgi elbette bir yerlerde birikiyor. Bizlerin tek tek ürettikleri dışında da devletin bürokratik aygıtları hep kayıt istifliyor. Geleceğin tarihçileri kaynak bolluğu arasında bocalayıp duracak. Yanılıyor da olabilirim, yapay zekâ yardımıyla dakikalar içinde tarayabilirler bunca veriyi. Dilini bilmeseler bile yine yardımcı programlar vs. var. Bilgisayarlarla artık el yazılarını okumak mümkün, teknolojinin Osmanlıcayı sökmesine de az kaldı.

Oysa şimdiye kadar tarihçilerin yaptığı hiç kolay değildi. Yüzyıllar öncesinin mahkeme kayıtları olan Şer’iyye Sicilleri’nden kadın erkek ilişkilerinin tarihini yazmaya kalkanların mesaisini düşünün. Arap alfabesiyle yazılmış, bazısı kargacık bazısı burgacık notlardan yola çıkıp geçmişte olanları hayal etmek… Sadece kadın erkek ilişkilerini değil onların yaşadığı şehri, çevreyi, yiyip içtiklerini, giyip çıkardıklarını, komşularıyla konuştuklarını, nasıl doğup nasıl öldüklerini vs. de hayal edebilmek gerekir ama imkânsız işte.

Bu Şer’iyye Sicilleri genelde yüksek lisans düzeyinde çalışılır, “çalışılmak”tan kasıt günümüz diline aktarılması. Herhalde hayal etmek için tecrübeye ihtiyacı var tarihçinin veya yaşlı hocalar gençlere izin vermiyor diyelim. Sonra bunları başka tarihçiler bir araya getirir. Aslında bu bir araya getirmenin kendisi bile yorumdur tarih yazımında. Mesela Havva Selçuk 2013 tarihli “Kadına Uygulanan Şiddetin Osmanlı Mahkeme Tutanaklarına Yansıması” isimli makalesinde daha önce “transkribe” Şer’iyye Sicilleri’ni kullanmış. Çorum’a ait bir defterde (II numaralı Şer’iyye Sicili, 1852- 1863 yıllarını kapsıyor) şöyle bir olay var, okuyup Latin harflerine aktaran Abdullah Gündoğdu.

“İbrahim ‘benim hintami âhara bey’ (ile) istihlak ediyorsun’ diyerek gazaplanmış hakkı darb etmiş ve Emine’yi Bağocağı adlı mahalde iterek oluk üzerine düşürmüş ve “İbrahim ‘benim hintami âhara bey’ (ile) istihlak ediyorsun’ diyerek gazaplanmış hakk darb etmiş, kaçan Emine evine girmiş ve İbrahim arkasından gelerek büyük demir maşa ile kafasına ve arkasına darb etmiş, rek onu kurtarmış.” Bunları söyleyen, kadının babası, kan bedeli davası açmış. Huysuz maşa ile kafasına ve arkasına darb etmiş, balta ile katl edeceği sırada komşuları yetişerek onu kurtarmış.” Bunları söyleyen kadının babası kan bedeli davası açmış.

Huysuz koca, benim “hintamı” yani buğdayımı “âhara pey ile istihlak ediyor” yani başkalarına satıyor diye karısına kızıp dövmüş, kadıncağızı komşuları “balta”dan kurtarmışlar ama zaten daha önce aldığı darbeler yetmiş Emine’yi 15 gün içinde öldürmeye. Bu kadarcık bilgi bize ne diyor? Emine, kocasının iznini almadan alışveriş yapabilecek kadar kendine güveniyor. Ama İbrahim, belli ki pinti. Ne kaybı varsa karısından daha değerliymiş! Bu olayı tek başına anlayamadığı için başka başka mahkeme kayıtlarına bakacaktır tarihçi, başka defterlere. Köylü nasıl geçinir, köyde hane nasıl beslenir, nasıl üretir, kadınların evin ekonomisine dair söz hakkı nedir? Bir yığın soruyu cevaplamak için yüzlerce yargılama okur; daha doğrusu o dönemki yargıçların, yani kadıların kararlarını içeren dava özetlerine bakar.

Şimdi de var bunlardan: https://karararama.yargitay.gov.tr/ veya https://www.ictihatlar. com.tr/adreslerindeki arama çubuklarına öldürme, hırsızlık, dolandırıcılık vb. sözcükler yazdığınızda yüz binlerce davanın temyiz kararına ulaşabiliyorsunuz. Bazılarında, heyetin değerlendirmesine katılmayan üyenin görüşü de bulunuyor. Bu “karşı oy” gerekçeleri sayesinde olaylara dair detaylar da beliriyor içtihat metinlerinde. Kimbilir, geleceğin tarihçisi bu belgelere bakıp nasıl değerlendirecek bizim şimdi içinde yaşadığımız akvaryumu? Ama içinde yaşarken dışarı çıkıp anlatmayı denesek, olmaz mı? Aşağıdaki olaydaki isimleri ben ekledim.

Erzurumlu Hayrettin, 64 yaşındaki Gülpenbe’yi öldürdüğünde “Aldattı beni,” demişti “ev sahibimizle”. Süleyman’ın kiracısıydılar. Elli yaşındaydı Süleyman. Muhtemelen babasıyla birlikte göç ettiği Avrupa ülkelerinden birinde yaşıyor ama sık sık da memleketine geliyordu. Gülpenbe Kürtçe biliyordu sadece. Süleyman ise bilmiyordu. Nasıl anlaştıkları muamma! Hem oğlu hem gelini, annelerinin Süleyman’la yakınlaşmış olabileceğine dair bir kanaate sahip olmadıklarını söyleseler de mahkeme üyeleri Hayrettin’e inandılar. “Gördüm,” demişti “onları sevişirken, gördüm ama o anda bir şey demedim, bıraktım öylece. Ama sonra işte öldürdüm”. Şöyle düşündü hâkimler muhtemelen: Hayrettin bu eylemi, karısını öldürmesinden bahsediyoruz, aldatılmanın verdiği duygularla işledi, tahrik edildi hem de haksız yere. Bu yüzden cezası indirildi Hayrettin’in; ağırlaştırılmış müebbet almaktan kurtuldu. Bu durumdaki bir hükümlü o yıllarda en az 12 en çok 24 yıl ceza alıyordu Türkiye’de. Diyelim ki 12 yılla cezalandırıldı üç yıl hapis yattıktan sonra “koşullu” salıveriliyordu.

Bu “tahrik” sözcüğü önemli. 2000’lerin Türkiye’sinin gazetelerinde, haber sitelerinde çok farklı vesilelerle belirir. Mesela daha önce basına herhangi bir demeç vermediği ilgili haberin başlığından belli, “Veli Küçük İlk Kez Konuştu”, emekli bir jandarma subayı “tahrik”ten bahsetmişti. Gazeteci Devrim Sevimay’ı daha önce basında yayımlanan bir fotoğrafa kafasının monte edildiğini söylemek için aramıştı; bir suikastçıydı yanına “monte” edildiği, hâkimleri öldürmüştü. Sohbet uzadı. Gazeteci Devrim Sevimay, o gün cenazesinde on binlerin yürüdüğü Ermeni gazeteci Hrant Dink’in 17 yaşındaki katilini düşünerek, “Yalnız şimdi söyleyeceğime siz kızacaksınız, ama demek ki bu ülkede milliyetçilikten bahsederken daha dikkatli, daha hassas olmak gerekiyormuş…” demişti emekli askere.

Ama “kızmamış”tı muhatabı, neden kızsın? Aynen katılıyor ve devam ediyordu:

(…) bu çocuklar tahrik olmasınlar. Apartta bekleyen bu çocuklara koz verilmesin. Bunu ben hep söylüyorum. Şimdi bir şey daha söyleyeyim. Hrant Dink için bugün yapılanlar daha da tahrik eder bu tür insanları.

O gün yapılanlar? Sessizce yürüyordu kalabalıklar.

Tahrik, anahtar sözcüğümüz bu. Sözlüğe bakalım: “Yola çıkartma, hareket ettirme, kımıldatma.” Bir de diğer anlamı var: “Cinsel istek uyandırma.” Demek ki eğlenip duran bir şey, bir kimse var, hareketsiz. Onu aktif hâle sokan ise dışarıdan gelen başka bir eylem, dürtme, olay vs. Ne diyor Veli Küçük, “apartta bekleyen”, doğrusu aportta olacak oysa. Aportta beklemek avcılıkla ilgili bir deyim. Eğitimli köpeklerin, avcının talimatını beklemesini anlatıyor; “Aport!” diyecek avcı, koşup ördeği getirecekler sahiplerine. Emirle harekete geçiyor köpekler; onları harekete geçiren, hedeflerindeki av değil, avcının komutu.

“Haksız tahrik” durumu Türk Ceza Kanunu’nun 29. Maddesinde düzenlenmiş: “Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimse- ye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müeb- bet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.” Yoruma açık, dolayısıyla içtihatlar önemli. Hukukçularsa bu içtihatlara bakarak şu şartları belirlemişler: Ortada bir eylem ve bu eylemin haksız yere ortaya çıkması gerekiyor. Eylem faili “hiddetli ve şiddetli Olayla fiil arasında da bir nedensellik bağı kurulacak. Hukuk bu, yorumlar çeşit çeşit. Şu elem’e gark etmiş olacak. Suç haksız yere kim tahrik ediyorsa ona karşı işlenmiş olacak.

(…)

Yıl 2019, Kocaeli’ndeyiz. Fahri’yle karısı Melahat 18 yıllık evliliklerine mahkemenin de onayıyla son vermişler. Dört ay sonra densizin biri Fahri’ye demiş ki, karının seninle evliyken “başka erkeklerle ilişkileri” oldu. Bir ay boyunca düşünmüş Fahri, kurmuş ve kurulmuş sonra da öldürmüş eski karısını. “Haksız” yere “tahrik” edildi demiş mahkeme üyeleri, indirmişler cezasını. Bütün bunları da işte karara muhalefet eden üyenin itirazı sayesinde öğreniyoruz, geleceğin tarihçileri de öyle haberdar olacak. Şöyle demiş muhalif üye, eğer bunu yaparsanız şunu da demiş olursunuz: “Eşlerin birbiri üzerinde (boşanmış olsalar dahi) ölene kadar sahiplenme, hesap sorma hal ve yetkisi vardır.” Öyle ya evli bunlar, ne biri sahip ne diğeri köle!

Akhisar’dayız bu defa, 2010’ların sonu… Eve geldiğinde komşularıyla sohbet ederken görmüş karısını adam, “Niye bahçeyi süpürmedin?” diye huysuzlanmış. Kadın eve çıkınca kızmış kocasına, bağırıp çağırmış, “Sen,” demiş “beni başkalarının yanında nasıl rezil edersin!” Yemek yemişler akşam, kadın söylenmeye devam etmiş. “Adamcağız” ne yapsın, almış baltayı… “Haksız tahrik var,” diyor burada, bu defa muhalif üye, “Cezasını indirmelisiniz,” diyor. Sanığın hem karakolda hem savcılıkta hem de mahkemede söyledikleri tutarlı. Savunma esas, aksini ispat sanığın görevi değil. Dolayısıyla belli ki “şiddetli ve hiddetli elem” içinde almış eline baltayı. Nereden nereye… Erkekler değişmemiş sanki Türkiye’de. Buğdayı haber vermeden satmakla hadi dırdıra varacak kadar sitem etmek diyelim, bu iki “haksız tahrik”in karşılığında ortaya “balta”ların çıkması çok orantısız bir tepki değil mi? O zaman düşünmek lazım, aportta bekleyen bu erkeklerin sahibi kim?

Neye içiyorduk? Başlığa dönelim. Haksız tahrik bahanesinin arşivlerde kalacağı günlere.

[100 Dublede Cumhuriyet Tarihi, Hakan Kaynar, Anason İşleri Overteam, Birinci Baskı Mayıs 2025]