Cumartesi, 26 Eylül 2026

Ulucanlar’da Ölümsüzleşenler ve Zafer Kırbıyık…



F Tipi hapishanelere geçişin düğmesine çoktan basmış olan devlet, bu tarihte Ulucanlar Hapishanesi’nde giriştiği katliamla 19 Aralık büyük hapishaneler katliamına yönelik kanlı bir tatbikat gerçekleştirdi


Bu yüzden, uykularımdan

çalarak yazdığım şiirler,

parfüm kokmaz, bu yüzden

kısadır o çatık kaşlı sözler.

Çektiklerimiz için,

yok ödül filan beklediğimiz

ne de o koca ciltlerinde

resmimiz olsun isteriz

Yalnız yalın anlat öykümüzü

geleceğin insanlarına

yerimizi alacaklara anlat

nasıl cesurduk kavgada (Nikola Vaptsarov)

26 Eylül 2026 hapishaneler tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. F Tipi hapishanelere geçişin düğmesine çoktan basmış olan devlet, bu tarihte Ulucanlar Hapishanesi’nde giriştiği katliamla 19 Aralık büyük hapishaneler katliamına yönelik kanlı bir tatbikat gerçekleştirdi. Tutsaklar tıkış tıkış kaldıkları koğuşların yetmediğini, yeni koğuş açılması gerektiğini söyleyerek eyleme geçmişlerdi. Çok kolay çözülebilecek bir sorunun bilinçli olarak çözümsüz bırakılmasının hikmeti 26 Eylül sabahı robokoplar, uzun namlulu silahlar, künt ve kesici cisimler, kalaslar, demir çubuklarla katledilen on devrimci ve yaralanan onlarca devrimci tutsakla dile geliyordu. Sorunu çözümsüz hale getirmeleri böyle bir tatbikat için hazırlık zemini yaratmak içindi yani.

Bu vesileyle hem devrimci-komünist kadrolar ateşli silahla, vahşi işkencelerle katledilecek hem de özenle icra edilecek bu zulümle unutulmaz bir gözdağı verilerek caydırıcılık katsayısı yükseltilerekti. Diğer çıktısıysa 19 Aralık’ta F Tipleri’ne geçmek için aynı anda 20 hapishanede sergilenecek faşist ayinin “teknik” hazırlığı açısından deneyim oluşturmaktı. Sınıf mücadelesinin kanunu her alanda olduğu gibi hapishanelerde de hükmünü konuşturuyordu. “Düşmanın evi” denilen hapishanelerde silahsız, savunmasız, ancak gelecek düşleriyle silahlanmış devrimci tutsaklar bu eşitsiz mücadelede döne döne sınanıyordu…

Deniz’lerin idamının gerçekleştiği Ulucanlar Hapishanesi’nin duvarlarına bu sefer Habip Gül, Ümit Altıntaş, Abuzer Çat, Mahir Emsalsiz, İsmet Kavaklıoğlu, Önder Gençaslan, Halil Türker, Aziz Dönmez, Ahmet Savran’ın kanlarıyla yazılıyordu direniş.

Bu hapishanenin tarihsel anlamından olsa gerek aynı zamanlarda bir direniş sürecinde olan Buca Hapishanesi’nin maltasında faşist salyalar saçarak dolaşan gardiyanlar “Ulucanlar oldu Ölücanlar” diye keyifli naralar atıyordu.

Zafer Kırbıyık: Bağırmadan kendini yeniden üretmek

O katliamda yakın mesafeden ateş edilerek boynundan vurulan Zafer Kırbıyık yoldaş da daha sonra işkenceyle katledilmişti. Yoldaşı Murat Güneş onun koğuştan yaralı halde çıkarıldığını, yolda ya da “hamam” denilen işkencehanede katledildiğini düşündüğünü yazmıştı daha sonra.

Zafer daha sonra bir yoldaşının anlatımında da geçtiği gibi Nikola Vaptsarov’un yukarıya aldığımız dizelerini başka dizelerle birlikte severek okuyan bir şiirseverdi. Satranç, bulmaca ve başka etkinlikler denilince de akla gelen oydu. Onu tanıyan herkesin anlatımlarıyla Zafer, Vaptsarov’un dizelerinde dile gelen anlamları kendinde var etmeye çalışarak tamamladı gencecik ömrünü.

Daha bir liseliyken yolu çakışmıştı komünistlerle. Tertemiz bir sayfa gibiydi komünistlerle birlikte yapacağı yolculuğa çıkarken. Gençliğin tüm olumlu hasletlerini mücadelesine katarak adımlamıştı kısacık hayatındaki o kesitleri. O birkaç yıllık zamana neler neler sığdırarak…

’96 Süresiz Açlık Grevi direnişimizden sonra yaşadığı denge sorunuyla mücadelesini ve bu mücadeleyi kazandıktan sonraki çocuk sevincini anlatan yoldaşı onun komünistlere mahsus irade ve ısrarını resmediyordu.Ona dair tüm anlatımlar burada düğümleniyordu zaten. Kavgada tökezlemenin sadece bir virgül olduğunu, bir devrimci komünistin her an her saniye kendisini yeniden örgütleyip geliştireceğinin, militanlığı sadece faşizme karşı direnişte değil gündelik hayatın gözeneklerine taşıyıp süreklileşmiş bir üretime dönüştürebilme gücünün cisimleştiği genç bir filizdi.

Hepimiz gibi zaafları ve güçlü yönleriyle insandı. Ama yüzünü geleceğin insanına dönen bir “insan”. Ona dair her anlatımda yüzlerde bir gülümseme olması bundandı.

Onu Ceyhan Hapishanesi’nden Ulucanlar’a götürüldükten sonra tanıyan bir yoldaşı “çok sohbetimiz olmadı” Zafer’le diyordu. “Çünkü hapishanelerde daha çok uyum sorunu yaşayan yoldaşlarla sohbet ederdik. Zafer uyumluluğu, sessiz sedasız işçiliğiyle sorun olan değil, çözendi hep” diye özetliyordu bu durumu.

“Herkese karşı mütevazi, güleryüzlü ve öğrenmeye çalışan, her şeyi merak eden insan olarak karşımıza gelmişti. Genelde çok konuşmazdı. Çalışmalarda çok özverili, herkesle ilişkilerinde olumluydu; erkek koğuşundaki hiçbir yoldaşın ona dair olumsuz bir düşüncesi yoktu. Sanırım ‘sorunsuz’ olması nedeniyle onunla fazla bir iletişimim olmadı” diye vurguluyordu.

Onun hapishanelerdeki etkinliklerde öne çıkan değil sessizce işin mutfağında çalışan bir yoldaş olduğunun altını çiziyor. “Öne çok fazla çıkmazdı. Sürekli dinleyici konumunda olurdu” diye ekliyor.

Onu kısa bir kesit olarak dışarda ve daha sonra hapishanede tanıyan bir yoldaşının anlatımıyla da Zafer çok yönlü komünist gelişme yolundaki ısrarı ve süreklileşmiş çabasıyla bugünün gençlerine çok şey anlatıyor:

Bir yoldaş gelecek bir süre burada kalması gerektiği için güvenli yerler ayarlamanız gerekiyor” demişti görüştüğümüz yoldaş. Hazırlıklarımızı yaptık, yoldaşın gelip gelmediğinden haberim olmadı doğal olarak o sırada Mersin büronun muhabirliğini yapıyordum bir yandan da büronun giderlerini karşılamak için anketörlük yapıyorduk birkaç yoldaşla birlikte. Bir süre sonra gelen yoldaşın da çalışacağı işi olan yoldaşların yerine anket işi yapacağı haberi geldi bu onun şehri öğrenmesi içinde bir fırsat olacaktı. Çalışırken hiç karşılaşmadık Zaferle, uzun bir süre sonra büroda bir yazı hazırlarken anket işçilerinin greve çıktığı ve yakındaki parkta toplandığı haberi geldi. Hemen oraya gittim. Bir yandan da yeni gelen yoldaşın orada olup olmadığını düşünüyordum, orada olmaması gerekiyordu; her ne kadar direnişte onun emeği olduğunu bilsem de orada olmaması gerekiyordu ama oradaydı. Hiç karşılaşmamış olmamıza rağmen o olduğunu tahmin etmiştim. Oradan uzaklaşmasını söyledim ama bir süre daha kalıp gideceğini söyleyerek ben röportajları yapana kadar ayrılmadı. Direniş iki üç gün sonra çalışanların içerdeki paralarını almalarıyla bitti.

Bir süre sonra benim de olduğum üçlü bir görüşme yapacaktık, buluştuktan kısa bir süre sonra takip fark ettik ve dağıldık. Bu buluşmayı sorunsuz atlatmıştık ama hareket alanı kısıtlanmıştı Zafer’in.

Birkaç ay sonra Mersin’in Pozcu semtinde polisle silahlı çatışma olduğu haberi geldi, olayın ayrıntılarını birkaç gün sonra görüştüğüm kadın yoldaş anlattı. Zafer’le buluşma sonrası otobüse binerken takip fark etmişler, Zafer arkaya ilerlemiş diğer yoldaş önde kalmış. Binen sivil Zafer’e doğru ilerleyince Zafer kendini açık kapıdan aşağı atmış, polis otobüsü durdurtup arkasından atlamış. O kargaşada kadın yoldaş ön kapıdan inip sakince oradan uzaklaşmış. Bu sakinlik ve Zafer’in takibi kendi üzerine çekmesi onu kurtarmış, fakat Zafer uzun süren bir kovalamacadan sonra yakalanmış.

Zafer’in emniyet sürecini de daha sonraki yıllarda tesadüfen o günlerde farklı bir nedenle gözaltına alınmış olan bir başka yoldaşımızdan öğrendim. Bu yoldaş nezaretteyken birini getirmişler, tekme tokat döverlerken saatlerdir ardından koşturduğunu söyleyerek küfür ediyorlarmış. Birkaç gün sürmüş işkence, elektrik, falaka, kafasını suya batırıp boğmaya çalışma… Tüm bunları birbirlerine anlatıp küfür ederlerken duyuyormuş nezaretteki yoldaş. O serbest bırakılırken hala direniyormuş o kişi yani Zafer…

Yıllar sonra Zafer’le yollarımız Ulucanlar Cezaevi’nde yeniden kesişti. Orada toparlanma ve kendini geliştirme çabasına girmişti, okuyor ve yazmaya çalışıyordu. Zaman zaman okuduklarını tartışırdık kapı ağzında veya iç görüşlerde. İyi geliyordu bu ikimize de. Ayrıca gazeteye bulmaca hazırlama görevini de üstlenmişti, kare bulmaca hazırlar ben bulmaca çözmeyi sevdiğim için bir kopyasını bana getirirdi, bir nevi sağlamasını yapmış olurdu böylece.

Ulucanlar saldırısı öncesi yeni hazırladığı bulmacayı getirmişti bana ve ertesi sabah gazların ve suların içerisinde kendimi kaybetmeden önce gözüme ilişen son şey suların içinde yüzen ve çözülmeyi bekleyen bu bulmacaydı. Kendime gelmeye çalıştığımda yoğun bakım ünitesindeydim ve birilerinin bir başka sedyedeki biri için “başından vurulmuş, kurtaramadık” dediğini duydum, ama algılayamamıştım. Uzunca bir zaman sonra parçalar bir araya gelince onun Zafer olduğunu anladım, ben gözlerimi açarken O yanı başımda gözlerini kapamıştı.

Onu her zaman o koca kulakları, sevimli gülüşü ve kendini geliştirme çabasıyla hatırlayacağım.