Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının verildiği tarih olan 5 Aralık (1934) aynı zamanda Dünya Kadın Hakları Günü olarak kutlanıyor. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmiş olması Türkiye Cumhuriyeti’nin tıpkı laiklik ya da diğer demokratik sorunlarda olduğu gibi tepeden inme ve fakat toplumsal hayatta da siyaset arenasında da sahici bir karşılığı yaratılamayan düzenlemelerinden biri.
Bu düzende kadınların seçme ve seçilme hakkının gerçek karşılığının olamayacağının simgesi de olan bugün, Kemalist cenah sosyal medyada #5AralıkDünyaKadınHaklarıGünü etiketi altında sayısız paylaşımda bulundu. Hemen tüm paylaşımlarda bu hakkın verilmesini kendi eserleri, özelde de Mustafa Kemal’in yüce gönüllülüğüyle ilişkilendirdiler.
Kadınların insan yerine konulmamalarına karşı öncesi bir yana burjuva devrimlerinin şafağından beri mücadele ettiklerini, “varız ve kabul edin” dedikleri için sayısız bedel ödediklerini, giderek burjuva düzen sınırları içinde belirli demokratik haklarını kazanmak için sistematik bir faaliyet yürüttüklerini, dergiler-gazeteler-bültenlerle seslerini duyurmaya çalıştıklarını hatta partiler kurmaya kalkıştıklarını kısacası üstünden atlanmayacak bir mücadele birikimi yarattıklarını unutmuşçasına, kadına verilen Anayasal hakları birilerinin lütfu olarak sunmak bu cenahın klasik tutumunun bir tekrarı sadece.
Kaldı ki Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki diğer reformlar gibi kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması da Batı’dan, özellikle de Fransız burjuva toplumundan esinlenilen bir adımdı. Bu özenti yanına ve tepeden inme karakterine rağmen tarihsel bakımdan elbette ilerici bir yerde duruyordu. Fakat arkası nasıl geldi, daha doğrusu arkası geldi mi?! Bugün sorulması gereken tayin edici soru budur.
Kemalist cenahtan bugün paylaşım yapanlardan hiçbiri 1934 yılında seçme seçilme hakkına sahip olacak kadar ileri haklar bahşedilen bu kadınların 2020 yılında halen boşandıkları ya da reddettikleri erkekler tarafından katledilmesinin, şiddete maruz kalmalarının nasıl bir açıklaması olabileceğine dair tek söz etmedi, ettiyse bile siyasi karşıtlarının suçlanması üzerinden etti.
Her paylaşımları bu ülkede kadınlar için seçme ve seçilme hakkının nasıl bir nitelik taşıdığına dair kışkırtıcı soruları beraberinde getirdi doğal olarak. Mesela başbakanlık koltuğuna oturabilmek, Tansu Çiller gibi burjuva, bir o kadar da halk düşmanı ve aynı zamanda çıkarları için konu mankeni olmayı kabul edebilecek tıynette kadınlar dışındaki kadınlara nasip olabilir mi?
Emekçi sınıflardan gelen ya da o sınıfların çıkarlarını temsil edecek bir sınıfsal yaklaşıma sahip olan kadınların o kapılardan geçmeleri mümkün mü? Yakın örneği HDP’li kadın milletvekilleri ve siyasetçileridir. Seçme ve seçilme hakkından bir halk desteğiyle yararlanarak parlamentoya giden bu kadınları mevcut sistem hızla dışına atmadı mı?
Daha irrite edici bir soru daha: Feodal baskı altında ezildikleri söylenen ve oryantalist bir “merhamet” duyulan o Kürt kadınları özneleşerek ulusal-cinsel-sınıfsal baskılara meydan okuduklarında neden görüş alanlarının dışına çıkarılıyor, dahası “terörist” olarak damgalanıyor?
Ya da AKP’de, CHP’de ya da diğer burjuva partilerinde bu sistemin bildiğimiz dalavereleriyle seçilerek parlamentoya gelebilen ve her defasında partilerin kota yarışına girdikleri, fakat o kotaları bir türlü dolduramadıkları kadın milletvekillerinin burjuva siyasetinin vitrin süsleri olmak dışında bir anlamı var mı?
Sorular çoğaltılabilir…
Kadınların seçme ve seçilme hakkından övgüyle bahseden bu cenahın HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ başta olmak üzere bütün kadın vekillerin, kadın belediye başkanlarının hapishanelerde siyasal rehine durumunda olmalarına kör kalma ısrarları bu haktan ne anladıklarının da özetidir. Mustafa Kemal’e şükran duaları eden Kemalist kadınların sayısız paylaşımı içinde bu haksızlığa ve saldırıya karşı çıkan tek bir anlamlı paylaşımın olmaması…
Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki tepeden inmeci ve toplumsal karşılığının yaratılmasının mevcut üretim tarzı ve ilişkileri içinde mümkün olmayacağı açık olan “devrimlerini” bir lütuf olarak sunan Kemalist mantığın bu sorulara vereceği yanıtlar yoktur.
#5AralıkDünyaKadınHaklarıGünü etiketiyle sadece Kemalist cenah paylaşım yapmadı. 18 yıllık iktidarları döneminde kadınların yaşadığı baskı ve şiddetin, cinayetlerin, cinsel saldırıların hesaplanmayacak ölçekte artmasının önemli sorumlularından olan AKP zihniyeti de bugün “kadın annedir, eştir, çiçektir, cennettir” esprisine uygun olarak sayısız paylaşımda bulundu. Başkanlık rejiminin propaganda bakanı Fahrettin Altun’dan tutalım Emine Erdoğan’a Çavuşoğlu’ndan ve diğer pek çok isme kadar herkes “Türk kadınının” seçme ve seçilme hakkından, öncü bir rol oynamasından bahsetti. Bu cenahtan Altun gibiler kendi ayıplarını CHP içinde yaşanan son taciz olaylarına gönderme yaparak örtmeye kalkıştı. Daha doğrusu çocuk istismarcılarına affı tartışan, kadının etek boyundan gülüşüne kadar sınır çekmeye çalışan, devrimci-demokrat kadınları düşman olarak kodlayıp hedefe çakan, sadece kendi çizdikleri sınırlara riayet eden kadınların “makbul” olduklarını çekinmeksizin söyleyebilenler kendileri değilmiş gibi “Türk kadını, 86 yıl önce bugün, seçme ve seçilme hakkıyla birlikte daha özgür ve daha güçlü oldu. 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü dolayısıyla, bu anlamlı günde, özellikle kadına karşı şiddet ve istismara sessiz kalan ve gizleyenlere karşı haykırıyoruz; Saklama! Görmezden gelme!” diyebildiler her zamanki pişkinlikleriyle.
5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü çıkışını kadınların varlığını hiçe sayan Fransız İhtilali’nin bu karakterine karşı bayrak açan burjuva liberal görüşlere sahip Olympe de Gouges’ın görüşlerinden alır. İhtilali büyük bir heyecanla karşılayan Olympe, onun kadın haklarına kör niteliğine bayrak açar. Devrimin radikal ve liberal burjuva kesimleri arasındaki çatışmalarla sürüklendiği kaotik atmosferde bir kadın siyasetçi olarak sivrilen ve o karmaşada alenen liberal burjuvaziden yana tutum alan Olympe, sömürgeciliğe, köleciliğe, yoksulluğa karşı uyarılarıyla olduğu kadar, kadın hakları konusundaki çığır açıcı görüşleriyle de öne çıkar. Burjuva düzen sınırları içinde kadınların da erkeklerle eşit anayasal haklara sahip olmasını, toplumsal gelişmenin ancak bu koşullarda vücut bulabileceğini savunur. Fakat burjuvazinin kadın sorunu karşısındaki sınıfsal yaklaşımını, soluğunun kısalığını ele verircesine giyotine gönderilir.
Olympe’yi burjuvazinin en ilerici olduğu dönemde bile giyotine götüren görüşleri aradan yüzlerce yıl geçmiş olmasına rağmen kapitalist özel mülkiyet sistemi içinde gerçekleşemedi, gerçekleşemeyecek de. Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının tanınmasının üzerinden 86 yıl geçmiş olmasına rağmen kadınların burjuva siyaseti için ancak çizilen sınırları kabul ettikleri oranda “makbul” sayılmasında olduğu gibi.
Gerek Olympe ve sayısız kadın hakları savunucusunun başına gelenler gerek Türkiye’deki tablo kadınların yasal haklar kazanmasının kolay olmadığını olduğu kadar, o hakların sahici karşılığının yaratılmasının da bu düzende mümkün olmadığının özeti gibidir. Bunun gerçekleşmesinin ancak özel mülkiyet sisteminin ve o sistemin üzerinde yükseldiği tüm değerlerin, aygıtların, hegemonya araçlarının yerle bir edilmesinden geçtiğinin…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!