Perşembe, 30 Temmuz 2026

Haymarket-1 Mayıs’ın Romanı



Kimi romanlar ise roman kurgusu içerisinde serimlenen birer belgeseldirler. Martin Duberman’ın Haymarket-1 Mayıs’ın Romanı isimli eseri de böyledir. Adına 1 Mayıs’ın Romanı dense de bu eser aslında 1800’lerin sonunda ABD’de sermayenin hızla merkezileşmesi ile genişleyen kapitalist üretim ve oluşan işçi sınıfının çarpıcı bir tablosunu sunar.


Kimi romanlar roman kurgusu içerisinde serimlenen birer belgeseldir. Bazı romanlar, bir tarihsel kesitin toplumsal yansımalarını belirli yönleri ile edebiyata tercüme ederler. Steinbeck’in Gazap Üzümleri romanı böyledir. Emperyalist kapitalizmin ‘29’lardaki büyük krizi ile birlikte topraksızlaşan devasa köylü kitlelerinin korkunç yaşam koşullarını, bu koşullar içerisinde gelişen dayanışma ve dostluklarını, ayakta kalma irade ve dayanma güçlerini … son derece içerden, okuru da içine alan lirik bir dille resmeder. Tasvirleri sadece sinematografik bir canlılık taşımaz. Edebiyatın o büyülü dili yazarın hümanizmasından beslenen sarsıcı bir duyarlılık kazanır. Bu tür romanlar bir yönü ile tarihi birer belgedirler. Fakat o tarihsel kesiti tamamlayan diğer parçaları (siyasal arayışlar, bu arayışların ortaya çıkardığı aktörler, mücadele dili ve yöntemleri, …vs.) bir bütünlük içerisinde sentezleyemedikleri için onlara tarihi roman demek doğru olmaz.

Tarihi roman kategorisine giren romanlar ise konu edindikleri tarihsel kesitin belli başlı özelliklerini, o kesitte yaşanan toplumsal değişim ve farklılaşmaları, bunu oluşturan dinamikleri, o koşulların ortaya çıkardığı insanı (sınıfsal özellikleri ile birlikte) ve özelde de koşulları değiştirmek için mücadele yürüten özneleşmiş insanın karakteristik özelliklerini de içerecek bir bütünlük içerisinde sunarlar size. İlya Ehrenburg’un II. Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesi-savaş ve sonrasını içeren nehir romanı bu kapsamdadır.

Kimi romanlar ise roman kurgusu içerisinde serimlenen birer belgeseldirler. Martin Duberman’ın Haymarket-1 Mayıs’ın Romanı isimli eseri de böyledir. Adına 1 Mayıs’ın Romanı dense de bu eser aslında 1800’lerin sonunda ABD’de sermayenin hızla merkezileşmesi ile genişleyen kapitalist üretim ve oluşan işçi sınıfının çarpıcı bir tablosunu sunar. İşçi sınıfının siyasal arayışlarının, ilk mücadele deneyimlerinin karakteristik özellikleri ile sermayenin Avrupa işçi sınıfı hareketinden (1831-1848 ve 1871 Paris Komünü… deneyimleri) çıkardığı deneyimlerle tüm vahşetini kuşandığı saldırganlığı resmeden geniş bir arka plan üzerinden yükselir. Adına “Yeni dünya“ denilen ABD’nin “Rüyalar ülkesi“ne dönüşme serüveninin en kritik momentlerinden birini sunar. 1 Mayıs da tüm bu arka plan üzerinde bir anlam kazanır.

Tüm bu tarihsel okumalara roman karakteri kazandıran ise işçi sınıfı önderlerinden Albert Parsons ve eşi Lucy Parsons’un yaşamlarını, dolayısıyla karakter özelliklerini kurgusunun merkezine oturtmuş olmasıdır. Bunu sadece bir kurgu olarak değil, aynı zamanda Parsons’un günlüklerinden bölümler de koyarak yapması yarı belgesel bir karakter kazanmasına neden olsa da, Parsons’un kalemindeki kıvraklık, zenginlik ve tasvir gücü bu günlüklerin ayrıksı durmasını engelleyip romanın doğal bir parçası haline gelmelerini sağlar.

Parsonslar üzerinden diğer 1 Mayıs kahramanlarına da uzanır roman. Ve onlar da belli başlı karakter özellikleri ile o doğal kurgunun tamamlayan aktörleri olurlar. Roman karakteri formunda sunulan tarihin bu gerçek aktörleri, aynı zamanda bu tarihsel kesitte işçi sınıfı hareketinin politik damarının niteliksel özelliklerini açığa çıkaran bir ayna olurlar. Dünyanın hemen her kıt’asından kopup gelmiş devasa göçmen kitlelerinden oluşan ABD’nin her iki anlamda genç işçi sınıfının o dönemki tüm zayıflık ve güçlülükleri bu hareketin önderi durumundaki bu kahramanlar şahsında ifade kazanır. Yanı sıra o dönem işçi sınıfı hareketine öncülük edecek politik güçlerin Avrupa’daki politik hareketin tüm parçalanmışlığını, tüm lekelerini, tüm zayıflık ve sınırlılıklarını taşıdığını da görürsünüz. Varolan kölece emek sömürüsü koşullarının kendisi bu kesimlerde doğal bir anti kapitalist duruş yaratsa da, başta iktidar sorunu olmak üzere, mücadele biçimleri, hedef ve kullanılan araçlar başta olmak üzere pekçok konuda kaotik bir nitelik arzetmektedir bu hareket. Keza Avrupa’da yaşanan politik sarsıntı, belirsizlik ve arayışlar buraya da aynen yansımaktadır.

Roman kendi içinde birkaç bölümden oluşur. Sermayenin hızla merkezileşmesinin yarattığı toplumsal sonuçlar, bu sonuçlar içerisinde mayalanan işçi sınıfı hareketi, bu hareketin siyasal öncülerinin oluşma süreci ve sancıları, burjuvazinin karşı saldırıları ve daha doğarken önderlik boşluğu, bu önderlik boşluğunu doldurma arayışlarının tüm sakat ve lekeli özellikleri … gibi boyutlari ile bütünlük arzeden bir süreç akışı ile ilerler roman.

“Şimşek kent”e çıkan yollar!

Roman Lucy’nin amcasının kuzey Teksas’taki çiftliğinde başlar (1871). Albert Parsons çiftlikleri dolaşan bir vergi tahsildarıdır. Melez olan Lucy ise amcasının çiftliğini yönetmektedir. Bir gün Parsons’un vergi tahsili için çiftliğe gelmesi ile başlayan tanışıklıkları, politik yakınlıkla da birleşip evlilikle noktalanır. O zamanlar Texas’ta karışık evlilik halen suç sayıldığı için çift bu konuda nispeten rahat olan “Şimşek kent Chicago“ya taşınır. Chicago her tarafından inşaatların yükseldiği dev bir şantiye gibidir. Fabrika bacalarının gökyüzünü dumana kestiği bu kasvetli ve bir o kadar da hareketli kent kapitalizmin o dönemki gelişim düzeyini, sermayenin baş döndürücü bir hızla merkezileşmesinin yarattığı toplumsal sonuçları tüm sarsıcılığı ile birlikte kendisinde toplayan bir prototiptir.

Teknolojik gelişme ile inşaat sektörü başta olmak üzere, pek çok alanda başdöndürücü bir gelişme düzeyi yakalanmıştır. Fakat bu sanayi kentinin, her şeyin yıkılıp yeniden kurulduğu bu devasa şantiyenin işçi yüzünde açlık, yoksulluk, pislik, bakımsızlık, evsizlik… hüküm sürmektedir. Zenginler ise tüm zamanlarda ve ülkelerde olduğu gibi; ”Praire Caddesi’ndeki salonlarında oturup, Michigan Gölü’nden gelen serin esintinin keyfini çıkarırlar”!

İşgününün 14 saat olduğu, ücretlerin karın tokluğuna ancak yettiği, gerçek anlamda kölece koşulların hüküm sürdüğü koşullarda yaşayan işçiler ise tüm o pisliği adeta kanıksamışlardır! Çeşitli Avrupa ülkelerinden ve Amerika kırlarından kopup gelen son derece heterojen (etnik, kültürel… pek çok anlamda) bir bileşime sahip olan devasa işçi kitleleri, henüz yaşadıkları vahşi sömürü koşullarının bilincine varmaktan çok uzaktır. Bir çoğu daha dün küçük toprağını işleyerek ya da atölyesinde küçük zanaat üretimi yaparak yaşarken, baş döndürücü kapitalist gelişme karşısında bu konumlarını kaybedip kendilerini Chicago gibi yeni sanayi merkezlerine atıvermiştir. Henüz yaşadıkları sınıfsal yıkımı ve yeni sınıfsal konumlarını kavrayabilmiş değillerdir. Yazar o dönemki ABD işçi sınıfının bu niteliklerini, Parsonsların anlatımları ile taşır okura. Yaşadıkları işçi mahallesindeki işçi portrelerinin çizilmesi ile de bunu tamamlar.

Krizin soluğu

Parsonsların bu kente yerleşip, bir hayat kurmaya başlamaları ile 1872’deki büyük ekonomik kriz çakışır. Philadelphia’da Cooc and Company şirketinin batması ile başlayan kriz, borsaların hızlı çöküşü ile yayılıp genişler. Ve işçi sınıfı varolan kölelik koşullarını arayacak duruma sürüklenir hızla. Dönemin kalifiye işçilerinden olan Albert (Times’te matbaacıdır) bile yarı ücrete çalışmak durumunda kalır. Ki o da dizgideki son gelişmelerin bilgisine sahip olduğu için. Bütün sektörlerde dev çaplı işçi çıkışları verilmiş, ücretler alabildiğine alta çekilmiş, binlerce işçi/ailesi kelimenin gerçek anlamı ile bir gecede evsiz, işsiz ve gıdasız kalıvermişlerdir.

Roman tüm bu sonuçları Albert ve Lucy’nin yaşamlarının yanı sıra -ki Lucy de evde zengin kadınlara dikiş dikmesine rağmen kıt kanaat geçinebilmektedirler-, onların komşularının yaşadıklarından, sokağa yansıyan manzaraların daha sonra kendilerini işçi sınıfına adayacak olan bu iki yürekte yarattığı duygu ve etkilenimlerden, yine onların gazetelerden okudukları üzerinden yaptıkları tartışmalardan süzerek yansıtır.

Kısacası canlı diyaloglardan oluşan roman, çarpıcı bir kriz tablosu çizer. Bu tabloya krizin yarattığı çok yönlü toplumsal yıkımın yanı sıra, işçi sınıfının politik öncüsünden yoksunluğu ve politik arayışlarının niteliği de yansır. Bir tarafta kriz dönemlerinin tipik sonuçları; hırsızlık, çeteleşme, ırkçılık, dinin özellikle de hurafelerin yeniden yaygınlaşması, en ağır çalışma koşullarına rıza gösterilmesi, kurulan aşevleri ve gecelik barınaklarda yaşanan onursuzlaşma ve yozlaşma… vs. yaygınlaşır. Bir taraftan da işçi sınıfının örgütlenme arayış ve yönelimleri. Ve bu arayışa yanıt olması gereken politik güçlerin karmakarışık yapıları…

Çeşitli sendikal, siyasal örgütler de o dönem ortaya çıkıp, güç kazanırlar. Fakat bunların ortak bir ekseni falan da yoktur. Bir tarafta dağılmak üzere olan 1.Enternasyonal içindeki farklılıklar (anarşistler-komünistler-Lassalcılar), yine bu anlayışlardan beslenen sendikal örgütler…

Romanda 1. Enternasyonal’in bu yapısına dair ayrıntılı bilgiler yoktur. Komünistlere de fazlaca yer vermez. Asıl olarak anarşist gruplar ve onların arayışlarını merkezine oturtur. Marksizm’den birkaç yerde bahsetmek dışında -ki onlar da belirsiz birkaç cümledir- bahsetmez. Bunda yazarın ideolojik tercihleri belirleyicidir. Yanı sıra Parsonslar gibi sürekli bir arayış içerisinde olan öncü kesimlerin yolları hangi güçlerle çakışmışsa onlara genişçe yer verilmesinin de payı vardır. Belirttiğimiz gibi yer yer, “Patronlar sınıfının karabasanı I. Enternasyonal” gibi tanımlar kullanılsa da, I. Enternasyonal’in asıl olarak anarşistler bölüğündeki gelişmelere mercek tutulur.

Albert’in Emeğin Şövalyeleri ile tanışması ile okur da ilk olarak bu örgütle tanışmış olur. Emeğin Şövalyeleri’nin nitelikleri bizi ABD işçi sınıfının politik öncülerinin o tarihsel koşullardaki nitelikleri ile buluşturur. Bu örgüt Engels’in tanımı ile; “…Amerikan işçi sınıfının bir bütün olarak yarattığı ilk ulusal örgüttür. Kökenleri, tarihleri, eksiklikleri, küçük saçmalıkları, programları ve temel yasaları ne olursa olsun… Amerikan işçi sınıfının bir ürünü olarak karşımızdalar”. “Bir kişiye verilen zarar, herkesi ilgilendirir“ şiarıyla hareket eden Emeğin Şövalyeleri, tüm geri özelliklerine rağmen diğer örgütlerden farklı olarak ulusal düzeyde, siyah derili, vasıfsız-vasıflı ve kadın işçileri de örgütlemesi ile hızla büyüyen bir örgüt olur. 1860’ların başında kurulan bu örgüt, daha sonra 1880’lerin başında hızla genişler. Bu genişlemede hem siyahlara, kadın işçilere ve her meslek dalına yer vermesinin, hem ideolojik olarak dinle barışık olmasının da etkisi ile İrlanda kökenli işçileri toplamasının, hem de özellikle sınıf mücadelesinin zayıf olduğu bölgelerde tamamen illegal temelde örgütlenmesinin payı vardır.

İlk büyük işçi direnişleri

Bu arada 1860’ların sonlarından itibaren baş gösteren küçük grevlerle hareketlenen işçi sınıfı, 1877’de demiryolu hisselerinin düşmesi ile sermaye sahipleri her zaman olduğu gibi kayıplarını karşılamak için emek sömürüsünü derinleştirme yoluna giderler. Boston and Maine, ücretlerde yüzde 10 kesintiye gider. Bu arada da müfettiş ve başkanın ücretlerini arttırır. Bu tavır karşısında; “Parasının çoğunu işsizlere yardımdan çok, içki aleyhtarlığına harcayan “Lokomotif Makinistleri Birliği gibi gerici bir örgüt bile grev kararı alır. Onların grevi grev kırıcılar üzerinden etkisizleştirilirken (ki buna rağmen aylarca sürer), bu arada Pennsylvania maden işçilerinin grev ve direnişleri patlar. Sermayedarlar ve onların her geçen gün kendisini tahkim eden devletleri madenci işçilerden 10’unu yasadışı örgüt kurmaktan idamla yargılar. Artık bir eylem dalgası başlamıştır. Kısa bir süre içinde de işçi sınıfına daha doğrudan bir politik mesaj vermek için bu 10 maden işçisi idam edilir! Fakat tüm bunlar krizin tetiklediği işçi sınıfı hareketini durduramaz. Hızla gelişip iç içe geçen grev ve direnişler ardı ardına patlar