Ölüm Gemisi São Paulo ve doğanın-insanın yıkımı



Asbestli São Paulo uçak gemisinin söküm işlemine dair serüvenin gelişiminin kitlesel farkındalığa eğitici-öğretici çizgiler atan, ekoloji ve doğanın yıkımının farklı cephelerini ele alan ve alt çizen, yerel ve küresel mücadele dinamiklerine işaret eden ve kapitalizm varoldukça sermaye ilişkileri, meta üretim sistemi varoldukça iklim ve çevre sorunlarının tümüyle ortadan kaldırılamayacağı üzerine Polen Ekoloji Kolektifi üyesi Cemil …


Asbestli São Paulo uçak gemisinin söküm işlemine dair serüvenin gelişiminin kitlesel farkındalığa eğitici-öğretici çizgiler atan, ekoloji ve doğanın yıkımının farklı cephelerini ele alan ve alt çizen, yerel ve küresel mücadele dinamiklerine işaret eden ve kapitalizm varoldukça sermaye ilişkileri, meta üretim sistemi varoldukça iklim ve çevre sorunlarının tümüyle ortadan kaldırılamayacağı üzerine Polen Ekoloji Kolektifi üyesi Cemil Aksu’yla konuştuk.

Alınteri: Geçtiğimiz ay zehir yüklü asbestli São Paulo uçak gemisinin söküm işleminin Aliağa’da yapılacağı haberleriyle Aliağa, Çiğli, Foça, Menemen, Karşıyaka’da çevre ve ekoloji örgütleri harekete geçti. “ALİAĞA, DÜNYANIN ÇÖPLÜĞÜ DEĞİLDİR” ve “ÖLÜM GEMİSİNİ İSTEMİYORUZ!” sloganlarıyla yürütülen mücadele çevre duyarlılığının bir göstergesi olarak bu ölüm anlamına gelen adımı geri çektirdi. Bu süreç boyunca kat edilen yoldan hangi sonuçları çıkardınız?

Cemil Aksu: Haklı olarak “ölüm gemisi” olarak adlandırılan São Paulo gemisinin durdurulmasını gerçekten başarı saymak gerekir. Bu gemiye karşı aslında geçen yıldan beri bir teyakkuz durumu vardı. Geçen yıl gündeme geldi, geminin Aliağa’da söküleceğine dair haberler… Ve içinde akademisyenlerin, sendikaların ve ekoloji örgütleri temsilcilerinin olduğu bir bilgi-belge paylaşım grubu kuruldu. Asbest konusu aslında bu gemiden önce de gündemdeydi İzmir’de, hâlâ gündemde. Gemiye izin verildiğinin bakanlık tarafından açıklanması ile süreç hemen eylemlere dönüştü. São Paulo gemisinin sicilinin kötü olması, sadece asbest değil aynı zamanda nükleer denemelerde de kullanıldığı için radyoaktif atık yüklü olduğunun bilinmesi ve başka toksit atıkların da olması nedeniyle büyükşehir belediyesi başkanından sokaktaki İzmirliye kadar geniş bir tepki ortaya çıktı. Dolayısıyla birkaç gemi söküm şirketi dışında neredeyse bütün İzmir’in karşı çıktığı bir konu oldu.

İşçinin ekolojik yıkımı

São Paulo gemisi etrafındaki tartışmanın özgün tarafı, hem bizzat gemi sektöründe çalışan işçilerin hem Aliağa ve etrafında yaşayan halkın hem de genel olarak doğanın ölümüne neden olan bir sorun karşısında ne yapacağımızı tartışmak oldu. Başka alanlarda da karşımıza çıktığı gibi, ekolojik yıkıma neden olan sektörlerde çalışan işçilerin ekonomik çıkarları ile halk ve doğa sağlığı arasındaki ilişki meselesini derinden ele almak lazım. Çünkü asbest olayında gördüğümüz gibi, çevreye zarar veren bir üretim, iş süreci aynı zamanda işçinin bedenini, doğasını öldürüyor. Dolayısıyla burada aynı cinayetin iki kurbanının hayat meselesi var. Biz buna işçinin ekolojik yıkımı diyoruz. Bu konuyu daha fazla işlememiz, sınıf temelli bir ekoloji mücadelesinin geliştirilmesi için zemin olduğunu düşünüyoruz.

Biz de bu tepkinin sadece basın demeçleriyle sınırlı kalmaması, sokağa da yansıması için girişimde bulunduk. Çünkü halkın seferber edilmediği durumda iktidarın geri adım atmadığını başka birçok konuda gördük. Kısa sürede gönüllüler olarak bir çalışmamız oldu ve halktan, özellikle de gençlerden ilgi gördü. Aliağa Çevre Platformu da çadırlı nöbet eylemine başladı. Biliyorsunuz, son dönemdeki birçok direniş nöbet şeklinde sürüyor. Nöbetler kesintisiz eylem biçimi oluyor. İlgiyi, desteği kesintisiz hale getiriyor. Bu açıdan hızlı bir kitle seferberliği süreci başladı.

Ama iktidar hemen geri adım attı. Bence bu açıdan bu başarımız kolay zafer sayılır. Belki de iktidar ve gemi söküm şirketleri, São Paulo gemisine karşı gelişen duyarlılığın genel olarak küresel zehir ticaretine yönelmesi, dolayısıyla zaten her yıl Sao Paulo gibi onlarca geminin söküldüğü Aliağa’nın hem emekçiler için hem halk için hem de doğa için bir cinayet mahalli olmaktan kurtarılması için bir mücadeleye evrilmesini engellemek için geri adım attılar. Bu ihtimali unutmamak lazım. Kendimizi abartmamamız, örgütlenmeyi aksatmamamız gerekir.

Toplumsal hayatın içine sızan asbest

Alınteri: Asbest meselesinin başka boyutları da var elbette. Mesela kentsel dönüşüm, yıkım vs. asbestin süreklileşmiş biçimde toplumsal hayatın içine sızmasına neden oluyor. Bu açıdan da Aliağa örneği aslında böyle bir duyarlılık ve duruşa da vesile olabilir. Bu konuda ne/neler yapılabilir, yapılmalı?

Cemil Aksu: Asbest ve aslında halk ve çevre sağlığı yaratan birçok toksik, kimyasal madde birçok üretim sürecinde ve kentsel dönüşüm projelerinde, geri dönüşüm tesislerinde ya da kimya sektörlerinde kullanılıyor ve bunlar hiçbir şekilde denetim altına alınmıyor. İzmir depremi sonrası yıkılan binaların enkazları kaldırılırken asbest yönetmeliğine uyulmadı. İzmir’in Bayraklı ve diğer bölgelerindeki kentsel dönüşüm projelerinde de asbest yönetmeliği gözardı edildi. Keza Buca Cezaevi’nin yıkımı sürecinde de benzer durum yaşanıyor.

“Türkiye’de iki şey çok ucuz: İşçiler ve doğa”

Türkiye’de iki şey çok ucuz: İşçiler ve doğa. Türkiye’nin küresel sermayenin gözde yatırım alanı olarak seçilmesinin temel nedeni de bu iki “ucuz meta”. Özellikle AKP döneminde emek gücünün ve doğanın ucuzlatılması için büyük mesai yapıldı. 12 Eylül askeri faşist darbesiyle hukuki ve siyasi temeli inşa edilen neoliberal politikalar doğrultusunda geliştirilen iş kanunları ve çevre kanunları değişiklikleri ile emek gücünün ve doğanın ucuzlatılmasına dair düzenlemeler yapıldı. AKP ile esnek çalışma rejimi, taşeron sistemi ve buna benzer güvencesiz çalışma sistemleri temel çalışma sistemi haline geldi. 3. Havalimanı inşasında kaç işçinin öldüğü tespit edilemedi. Soma katliamında bile 303 işçiden fazla işçinin ölüp ölmediği tam olarak cevaplanamamaktadır. Çünkü buralarda hem kayıtsız hem de mülteci işçilerin çalıştırıldığı bilinmektedir.

Aynı şekilde çevre sağlığı, orman koruma kanunları, su koruma kanunları da AKP döneminde hızlı bir şekilde liberalleştirildi ve şirketlerin faaliyetleri “kamu yararı”, “milli menfaat” sayılarak halkın itirazları reddedildi, acele kamulaştırma uygulamalarıyla halkın hem bireysel hem de ortak kullanım alanları gasp edildi.

Ekolojik yıkıma karşı yerel-küresel mücadele diyalektiği

Ekolojik yıkımın birçok boyutu var ve bu boyutların hepsi küresel düzeyde sınır çizgilerini aşmış durumda. Mesela küresel iklim değişikliği, tatlı su alanlarının ve okyanusların kirlenmesi, biyoçeşitlilik kaybının şiddetinin artması gibi gezegen üzerinde canlı yaşamın milyonlarca yıldır sürmesini sağlayan küresel ekolojik koşullar büyük oranda yıkıma uğramış durumda. Böyle bir durumda ağaçlardan ormanı görmemezlik durumuna düşmek tam bir gaflet olur. Yani kendi yerelimizde bir ekolojik yıkım projesini durdurmakla küresel ekolojik yıkımı durdurduğumuzu düşünemeyiz. Ama tersinden yereldeki ekolojik yıkımı durdurmadan da küresel ekolojik yıkımı durduramayız. Bunlar arasındaki bağı politik olarak kurmamız gerekir. Yani bir yandan köyümüzdeki, mahallemizdeki ekolojik yıkıma neden olan projeyi durdurmak için mücadele ederken aynı anda bu ve benzer projelere izin veren, bizzat asker ve polisiyle bu şirketlerin hizmetçiliğini yapan siyasal sistemi, anayasayı ve hepsinin temeli olan üretim ilişkilerini değiştirmenin mücadelesini örmemiz gerekir. Yani sınıf mücadelesini örmemiz gerekir. Attığımız küçük büyük her adımı sınıf mücadelesinin tarihsel güncel deneyimleri ve biçimlerine uygun olarak atmamız gerekir.

Küresel zehir ticareti

Alınteri: Sizin de içinde olduğunuz çevre örgütleri başta olmak üzere, oluşan toplumsal tepki sonucu Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından zehir yüklü asbestli São Paulo uçak gemisinin Tehlikeli Madde Envanter Raporu’nun iletilmemesinden dolayı geminin Türkiye’ye gelişi için verilen notifikasyon onayı iptal edildi. Ve geminin rotasını Brezilya’ya çevirdiği açıklandı. Bundan sonra ne yapılacak?

Cemil Aksu: Evet, geminin rotasını takip ediyoruz. Kuşkusuz, São Paulo gemisi bizim ülkemize gelmesin de ne yapılırsa yapılsın, diyemeyiz. Çünkü bu bir küresel zehir ticareti. Küresel şirketler çöplerini de para kazanılacak birer sektör haline getirip Brezilya, Türkiye gibi yeni sömürge ülkelerin başına yıkıyorlar. Bu ülkeleri ekstraktif faaliyetleri ile ekonomik ve ekolojik olarak yıkıma uğrattıkları yetmiyormuş gibi çöplerini, atıklarını da bu ülkelere depolayarak çifte ekolojik yıkıma neden oluyorlar. Brezilya’da da çevre örgütleri Sao Paulo gemisinin çevre ve halk sağlığına zarar vermeden temizlenmesi ve müze yapılması için mücadele ediyor. Bu ve benzer atıkların halka ve çevre sağlığına zarar vermeden bertaraf edilmesi büyük kamu bütçelerinin kullanılmasına neden oluyor. Yani şirketlerin pisliği halkın parası ile temizleniyor. Dolayısıyla böyle bir çözüm doğru çözüm değil. Birinci olarak atık/çöp üretmeyen bir ekonomi, üretim modeli geliştirmenin peşinde koşmak lazım. Aslında atık demek, sermayenin bir metayı üretiminde ucuz hammaddeleri ucuz üretim süreçlerinden geçirerek ürettiği anlamına gelir. Bir metanın klasik kaderi atık olmak, çöp olmaktır. Sermaye ilişkileri, meta üretim sistemi değiştirilmeden de yani kapitalizm olduğu müddetçe de atık sorunu başa bela olmaya devam edecek.

Çevre ve doğa yıkımı her yerde sürüyor, unutmayalım!

Alınteri: İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in “Büyük Taarruz’un 100. Yılı ve Ölüm Gemisi’nin geri gönderilişi, bugün 26 Ağustos’ta gerçekleşti” yorumunda olduğu gibi geminin durdurulduğuna dönük haberler, abartılı bir “zafer kazanıldı” havası yarattı. Mücadelenin bundan sonraki seyrine dair neler söylemek istersiniz?

Cemil Aksu: Ölüm gemisinin durdurulmasının bu şekilde abartılması, asbest gerçeğini, Aliağa’da hala toksik yüklü gemilerin sökülmeye devam ettiğinin, Aliağa’nın köylerindeki insanların kanser gibi hastalıklarla cebelleştiği, bizzat Büyükşehir Belediyesi’nin sorumluluğundaki kentsel dönüşüm projelerinde asbest yönetmeliğine uygun davranılmadan bina yıkımlarının yapıldığı gerçeğinin üstünü örtüyor. Ortada abartılması gereken bir zafer yok. Bu tam bir kandırmaca.

İzmir ve bütün sanayi kentleri aslında birer cinayet mahalli. İzmit körfezi, Dilovası ile ilgili Bülent Şık ve Onur Hamzaoğlu’nun örnek çalışmalarını unutalım mı? Bergama’da, Efemçukuru’nda siyanürlü altın madenciliği yapıldığını unutalım mı? Gediz, Küçük ve Büyük Menderes havzalarının zehir üretim merkezi haline geldiğini unutalım mı? Gıdamızın tohumdan tabağa kadar zehirli olduğunu unutalım mı? İklim krizini unutalım mı? Türkiye’nin birçok bölgesinde ekolojik yıkımlar da devam ediyor. İzmir’in hemen yanı başında Aydın Mezeköy’de, Muğla Deştin’de, İkizköy’de köylülerin direnişleri devam ediyor. Şırnak’ta ağaç katliamı aylardır devam ediyor. Zaten ormansızlaştırılan bir bölge hepten çoraklaştırılıyor. Daha bu hafta başında 285 maden sahası ihaleye çıkarıldı.

Bütün bunların yanında asbestli gemi sökümünde olduğu gibi, yılda tahminen 20 bin emekçi meslek hastalıklarından ölüyor. Bunların bir kısmı üretimde kullanılan kimyasalların, gazların işçinin bedenini doğasını zehirlemesi sonucu oluşan hastalıklar. Bu gerçekler devam ediyor.

Dolayısıyla São Paulo gemisinin engellenmiş olması bir kazanım ama Aliağa’da São Paulo gemisi gibi gemiler sökülmeye, zehir ticareti devam ediyor. Ulusal ve küresel ekolojik yıkım süreçleri devam ediyor. Yapılması gereken tekil, yerel mücadeleleri genel küresel politik mücadele ile birleştirerek devam etmek…