Jurgis’in karşılaştığı sorunlardan biri de sendikalardı. Sendikalarla hiç deneyimi olmamıştı ve insanların hakları için savaşmak üzere bir araya geldiklerini ona anlatmak zorunda kaldılar. Jurgis hak diyerek neyi kast ettiklerini sorarken gayet samimiydi çünkü iş aramak, bulduğunda da söyleneni yapmak dışında ne gibi hakları olduğuna dair bir fikri yoktu. Ancak bu zararsız soru çoğu zaman meslektaşlarının öfkelenerek ona budala demelerine neden oluyordu. Kasap yardımcıları sendikasından bir delege gelip Jurgis’i üye yapmak istedi; bunun parasından birazını feda etmek anlamına geldiğini anlayan Jurgis’in kanı donunca, İrlandalı olan ve sadece birkaç kelime Litvanca bilen adam öfkelenip onu tehdit etmeye başladı. Sonunda Jurgis bayağı bir küplere binip adama kendisini sendikaya üye yapmak için tek bir İrlandalının yetmeyeceğini uygun bir dille izah etti. Zamanla adamların esas yapmak istediğinin “tempo artırma” olayına bir son vermek olduğunu anladı; hızı azaltmak için ellerinden geleni yapıyorlar çünkü bazılarının bu hıza yetişemediğini, onlar için bunun ölüm gibi bir şey olduğunu söylüyorlardı. Fakat Jurgis’in bu gibi görüşlere karşı hiç anlayışı yoktu; işi kendi yapabiliyorsa, beş para etmez tipler olmadıkları takdirde herkesin de yapabileceğini bildirdi. Eğer yapamıyorlarsa, başka yere gitsinlerdi. Hayatında kitap okumamış olan Jurgis “laissez faire”* nasıl denir, onu bile bilmiyordu; ama insanın kendi başının çaresine bakması gerektiğini, sırtınız yere gelirse çığlıklarınızı kimsenin duymayacağını bilecek kadar da görmüş geçirmiş biriydi. (…)
Jurgis de anlayacaktı; patronlar işçilerden de, birbirlerinden de rüşvet alıyordu; bir gün müfettiş de ne yaptıklarını fark edip patronlardan rüşvet almaya başlıyordu. Dili çözülen Tamoszius durumu anlatmaya devam etti. Mesela, Durham’ın sahibi olabildiğince çok para kazanmaya çalışan ve bunu nasıl yaptığını zerre kadar umursamayan bir adamdı; onun altında, bir ordudaki gibi rütbeleri ve sınıfları olan, herbiri kendi altındakileri yöneten ve onları olabildiğince çok çalıştıran yöneticiler, amirler, ustabaşılar vardı. Aynı sınıftan olan herkes birbiriyle yarışıyordu; muhasebeleri ayrı ayrı tutuluyor ve herbiri işini kaybetmekten, başka birinin rakamlarının kendininkilerden yüksek olmasından ölesiye korkuyordu. Yani burası baştan aşağı fokur fokur kaynayan bir kıskançlık ve nefret kazanından ibaretti; burada sadakate ve ahlâka yer yoktu, tek bir dolar bile bir adamdan daha önemliydi. Ahlakın olmamasından da fenası, dürüstlükten eser olmayışıydı. Nedeni mi? Kimbilir. Herhalde işi ilk başlatan Durham’a kadar giden bir şeydi; işe sıfırdan başlayan iş adamının milyonlarıyla birlikte oğullarına miras bıraktığı bir şey olsa gerekti.
Orada yeterince uzun zaman kalırsa, bütün bunları Jurgis de görecekti; bütün pis işleri yapan işçilerin gözünü boyamanın hiçbir yolu yoktu; zamanla onlar da ortama uyuyor ve ötekiler gibi davranmaya başlıyordu. Jurgis oraya gelirken bir işe yarayacağını, yükselip elinde mesleği olan bir adam olacağını düşünmüştü; ama çok geçmeden yanıldığını anlayacaktı; çünkü Packingtown’da işini iyi yaparak yükselmek mümkün değildi. Bunu kural sayabilirdiniz; Packingtown’da yükselmiş birine rastlarsanız, üçkâğıtçının teki olduğundan emin olabilirdiniz. Patronun Jurgis’in babasına yolladığı o adam yükselirdi; bülbül gibi öten ve arkadaşlarını gammazlayan biri yükselirdi; ama etliye sütlüye karışmadan kendi işini yapanlar yükselemezdi; onun leşini çıkartana kadar “temposunu artırır” ve sonra da yol kenarına atıverirlerdi.
(*) Bırak olsun
[Şikago Mezbahaları, Upton Sinclair, çeviri Kıvanç Güney, Sel Yayıncılık]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!