Nabi Kımran
Ahlâkçı pasifizm ve dar grupçu kütlük üzerine
Önceki yazıda kaçış-karamsarlık-bilinemezcilik felsefesi olarak postmodernizmin yenilgiler, orta sınıflar ve KP’lerin yetmezlikleriyle alakasını -tarihsel bağlamlarıyla- tariflemeye çalıştık. Türkiye’de süreç çok farklı gelişti.
’68 ve devamı -kısa 12 Mart aralığı dışında- yenilgi değil, tarihimizdeki en parlak çağ oldu. Orta sınıflar, özellikle de kadrolar çok önemli roller üstlendiler bu devrimci dönemde. Keza aydınlar, sanatçılar, entelektüel tabaka da devrim-sosyalizmin çekim alanındaydı esasen.
Büyü bozuldu…
Bizde büyü 12 Eylül’de bozuldu. Kaçış, gerileme, demoralizasyon, yer yer nedamet vb. darbelenip daralan devrimci hareketin etrafını bulut gibi kapladı. Mahkûm edebiliriz bu “halleri”, fakat hiç gözardı edemeyiz ki devrimci hareketin yenilgiye götüren günahlarının kefaretidir bir yönüyle de yaşananlar…
Batıdaki türden etkili bir postmodern entelektüel gelenek oluşmadı bizde; fakat önceki yazıda değindiğimiz etrafa nem gibi sinen halet-i ruhiye olarak hayal kırıklığı içindeki toplulukları burgacına aldı benzer eğilimler. Etkili entelektüel ürün pek yok ama, o dönemin mottoları, kalıp-söylemleri biliniyor: Birey olamadık, kendimizi yaşayamadık, bacı söylemine hapsolduk, devrimciler her şeyin en iyisine layıktır, ben sosyalizmi kendim için istiyorum, biz gecekondular için öldük, halkımız şimdi kat çıkıyor üstüne vs. vb. Geçmişe dair sağlıklı ve sarsıcı eleştirellikten iz taşımayan -ki bu şarttır- kesif bir inkarcılık eşlik etti bu “söylemlere”.
’90’larda retorik çeşitlendi, renklendi: Duvarın altında kaldık (eh, yalan da değil hani, fakat sorun kalmak ile kalkmak arasında düğümleniyor), elveda proletarya, değişimi anlayamadık, arafta kaldık, kekeme olduk vs. vb. Bu söylemlerin herbirinin gerçeğe dokunan yanları olabilir, sorun şudur ki bu “gerçekliği” değiştirme yönünde hiçbir teorik-pratik adım atılmaksızın birkaç on yıl boyunca aynı şeyler tekrarlandı, tekrarlanıyor. Bu durumda gerçekliği değiştirme çabasından değil, kaçış için istismar etmekten söz etmek yanlış olmayacaktır.
Ezcümle ’68-’78’in devrimci küçük burjuvazisinin ezici çoğunluğu, 12 Eylül 1980 ve çöken Duvar (1989-91) yenilgi uğraklarından ve yukarıdaki “söylem” köprülerinden geçerek reformizme-pasifizme iltihak etti. Ve “yeni durum” kendi örgütsel formlarını da yarattı. (Küresel neoliberal -ve postmodern ideolojik- dalganın etkilerine ayrıca değinmeye gerek yok.) Öte yandan “parçaya” dair duyarlılıklar bizde nesnel olarak devrimci rol oynadı. Örneğin bugünün Alman Yeşilleri türünden savaş kışkırtıcılığı yapmıyor bizim çevre hareketimiz; bilakis köylüler, yaşam alanlarını savunanlar, aydınlar, hacı yağına ve “pudra şekerine” bulanmış lümpen müteahhit kapitalizmin, emperyalist maden avcılarının tekerine çomak sokuyorlar. Kadın hareketi, dışlanmış dinsel topluluklar-halklar, ezilen ulus mücadelesi güçlü devrimci dinamikler bizde; postmodern parçalanmanın uğrakları değil.
Fazla uzatmadan, Batı ile (ideolojik akrabalıklar olsa da) yersiz paralellikler aramadan, “bize özgü” olana geçelim; tabii ki belli nirengi noktalarına tutunarak, yoksa bu iş öyle bir iki yazıyla çözülecek cinsten değildir.
Nirengi noktalarımız “ahlakçı pasifizm”, “dar grupçu kütlük”, umutsuzluktan, yorgunluktan beslenen beslenen inkarcılık, alaycı nihilist eylemsizlik kavramlarıyla özetlenebilir.
Kuşku, güvensizlik, tedirginlik çağı manzaraları…
Ahlâkçı pasifizm, esasen 12 Eylül yenilgisinin ardında bıraktığı, mücadele azmi kırılmış fakat ne tam manasıyla düzene ayak uydurabilen ne de sosyalizmden kopabilen -bu anlamıyla arafta kalmış- toplulukların ideolojisidir. Genellikle orta sınıf solculuğu-reformizmi diyebileceğimiz bir formasyona sahiptir. Şiddet sevmez, örgütten -örgütlü de olsa- pek hazzetmez. Aslında bir siyasal proje veya çizgiyi tutarlılık ve disiplinle takip etmekten çok, hayatta doğru tarafta durmanın ahlâki-vicdani doyumuyla yetinmeye meyyaldir.
Bu ahlâki duruş çabası küçümsenemez, önemlidir; fakat ahlâki duruşu içerip aşan esaslı bir politik mücadeleye de ikame edilemez, edilirse ortada politika/örgüt namına şekilsiz bir nebuladan öte bir şey kalmaz. Bu kategori/ideoloji bir dizi eklemlenmeyle “yenilendi” (’80’lerin, ’90’ların söylem/mottolarına atıfta bulunduk yukarda), çoğalıp-zenginleşti ve halen de etkilidir.
Eskinin ölüp yeninin doğamadığı, ne müesses nizama “yerleşilebilen” ne de sosyalizme güvenilebilen bu çağın karakteristiği kuşku, güvensizlik, tedirginlik ve karamsarlıktır. Sözde eleştirellik adına gösterişçi, cafcaflı sığlık, “sıkı devrimcilik” adına nihilizm, eyleme geçmek yerine Twitter filozofluğu, kolaycılık, üstüne toz kondurmayan bireycilik, hiçbir şeyi beğenmeme ve hiçbir şey önermeme, bunalım ve sıkıntıyı varoluşsal bir erdem olarak süsleme vb. eğilimler 12 Eylül kalıntısı ahlâkçı pasifizme ve ’90’ların moda ideolojik rüzgarlarına, 2000-2020’ler model gençlik aşısı yaptı. Varoşun lümpen isyankarlığının bazı eğilimleri dahi bu nezih toplulukla ve onların parça pinçik, cicili bicili postmodern halleriyle flört etmektedir halihazırda. Üstelik hayli avantajlı sosyo-kültürel (sınıfsal) bir kategoridir bu ideolojinin taşıyıcıları; eğitimli modern orta sınıfların hem sesi daha çok çıkar (varoşun kavruk militanına göre) hem de “kamuoyu oluşturucular” mikrofonu önce -hatta daima!- onlara uzatır; ezcümle, kamu, “sol adına” onlara kulak vermeye meyyal hale getirilmiştir. (Bu arada “varoşun, fabrikanın kavruk militanının” -ki bir zamanlar acardı o militanlar-, ya da onun sözcülüğüne soyunan bazı akımların kasılıp kalan kısır dili de ayrı bir problemdir.)
Bu -tuzu kuru- ideoloji, gerçekliği kendini doğrulayıp onaylayan bir ayna olarak değerlendirir. Eh bu durumda “gerçeklik” adlı lunapark aynasının karşısında olduğumuz açıktır. Umudunu ve mücadele azmini yitiren, araftaki ahlâki solculukla oyalanan bir anlayışın geçmişte pek bir şey görememesi, gelecekten pek bir şey ummaması kadar doğaldır. Doğrusu memleket bir yana dünya çapındaki yenilgiler çağının beslediği “zamanın ruhu” da sinik bir konformizmle “araziye uymayı” -bu arada konforunu da gözetmeyi- “doğallaştırıyordu”. Bu küresel gericilik çağında akıntıya karşı yüzen her çaba, olağan zamanlara kıyasla çok daha kıymetliyken, bahse konu anlayışlara “beyhude işler” olarak görünür; geçmişi inkar, var olanı -sağlıklı eleştirelliğin ötesinde- küçümseme ve geleceğe güvensizlik aynı ideolojik bakışın farklı tezahürleridir. O nedenle olan biteni anlayıp-anlamlandıramaz. Buraya kadar her şey -bir ölçüde- normaldir, şu veya bu olay/olguyu herkes aynı şekilde değerlendirmek zorunda mı? Değil elbette. Farklı yorumların ayağını basmak zorunda olduğu sağlam zemin, nesnel-olgusal gerçekliğin kabulüdür; fikirlerimizi doğrulamak adına bu zemini tahrip etmeye yöneldiğimizde sınır ihlali başlar, gerçeklik de yorum da berhava olur. Ne yazık ki ahlâki pasifizm genellikle “sınır ihlalleri” üzerine bina ediyor değerlendirmelerini, “gerçeklik benim algıladığımdır” tavrıyla postmodernizme eklemleniyor.
Kendini/aracı amaçlaştırmak…
Peki ya dar grupçu kütlük?
Onca mücadelenin öznesi olduğu halde hem kendi gerçekliğini hem de 40 yıla yayılan dönem(ler)i neden hakkınca anlayıp anlamlandıramıyor ve yeni yollar açmakta zorlanıyor?
(Önce bir not: Dar grup, salt fiziki/nicel darlık değildir, bu bahiste üç aşağı beş yukarı herkes aynı durumda. Politik alanda hesaba katılır, gidişata şu ya da bu düzeyde etki edebilir olma ekseninden bir çizgi çekersek, tek tek aktörler ya da sahamızın tamamı “çizginin altında” kalıyor -Kürt hareketi ve onunla ittifak yapmanın yarattığı imkanlar dışında. Açık ki bu da sosyalist hareketin (yekûnunun) kendine değil, bir başka (dost) değişkene bağlı olarak bir ölçüde etkili olabildiğini gösteriyor. O halde dar grupçu kütlük, şu veya bu grubumuzun cesametini değil aklını, ufkunu, teorik-entelektüel kapasitesini, pratik-eylemsel yaratıcılığını, devrimin geniş, ferah yüreğini taşıyıp taşımadığını tanımlar.)
Karmaşık, zor bir mevzu… Devrimci yapılar 12 Eylül yenilgisinin ardından içine itildikleri “kapalı devre” ilişkileri ’80’lerin ortalarından itibaren kırma imkanlarına kavuştular; hem farklı dinamiklere dayanan kitle mücadeleleri yükselmeye başladı hem de -bu dinamiklerin parçası olan- yeni gençlik kuşağı (’87’liler) ile buluştular. Ve bu dinamikler 10-15 yıl boyunca etkili oldu. Solun “makus talihini” yenmesi için çok önemli fırsat ve imkanlarla yüklüydü dönem, değerlendirilemedi. Soluk soluğa yürünen yıllar derinlemesine analizleri öteleyen nesnel bir engel olarak görülebilir ya da yaşanana biraz mesafelenme (araya zaman koyma) ihtiyacının kapsamlı değerlendirmeler için gereklilik olduğu söylenebilir. Sonsuz bir mazerete dönüşmediği sürece hesap dışı tutulamaz her ikisi de.
Esasında konuya yakından bakıldığında canlı bir pratiğin, düşünme işini tatil ettiren bir mazeret olmaktan çok, düşüncenin (teorinin) önüne yakıcı sorunlar koyarak bu sahadaki atılımları tetiklediği görülecektir. Komünist Manifesto’nun 1848 devrim dalgasıyla zamandaş olması tesadüf değildir, gayet materyalist bir olgudur. Lenin’in 1917 Temmuz günlerinde -devrimin en sıcak anlarında- yeraltında saklanırken Devlet ve Devrim üzerine çalışması da öyle. Mahir ve İbrahim’in 1970-71’in çatışmaları içinde, aranırken, kalacak evleri dahi yokken eserlerini yazmaları da memleketimizden doğrulayıcı örneklerdir. Yine de dönemin yoğun hareketliliğini mazeret kabul edelim, peki ya aradan geçen yirmi/kırk küsur yıla rağmen neden dişe dokunur değerlendirmeler yok ortalıkta?!.
Sadece Türkiye, Kürdistan değil dünya altüst oldu. Velev ki yaratıcı, yetkin teorik-pratik-örgütsel açılımlar yapılamadı, kabul. Peki ya orasından burasından biraz tadilatla, süslemeyle 40-50 yıllık -yenilgilerden geçmiş- söylemler, donuklaşmış ezber-teorilerle, özünde aynı kalan davranış kalıplarıyla hâlâ vaziyeti idare etmeye çalışmak ne anlama geliyor?
Yerimiz mi dar yenimiz mi?..
Burası bütün mazeretlerin bittiği yerdir ve yapısal bir yetmezliği tarihin kara tahtasına çiviler. Ve artık adını koymak gerekirse, tarih/hayat ne sanıldığı kadar lütufkardır ne de gönül okşayan bir ninni misali evrimci-ilerlemeci ve sabırlı; beklenen/umulan şey bunca yıl gelmemişse -aynı paradigmayı motamot tekrarlayarak- bundan sonra da gelmeyecektir. Ezcümle verili paradigma içinden ilerlemeye değil devrimci bir kopuşa odaklanmanın zamanı geldi de geçiyor.
Şöyle bir fasit daire çıkıyor karşımıza: ’80-85’ten sonraki ilk 15-20 yılda soluk soluğa koşturduk, derinlemesine değerlendirme yapabilecek şartlardan yoksunduk; sonraki 20 yılda ise iyice daralan yapılara hapsolduk, örgütlerimizi ayakta tutmakla meşguldük; yani ya yerimiz dardı ya da yenimiz…
Halbuki her iki 20’şer yıllık dilimde de aynı yetmezlik(ler) etkili oldu. ’80-90’ların imkanları içinde esasen grubun yıldızını parlatma ekseninde konumlanan -yani hakkınca politika yapamayan ve bu anlamda bir bakıma “apolitik” olan- yapılarımız, dönemi de kendi gerçekliklerini de -propagandif olanın ötesinde- pek anlayamadılar. (Ya da anlayan, anlaşılır olan da eyleme işleyen, verili durumu değiştiren bir rol oynayamadı.) Sonraki 20 yıl, bu -yapısal- zaafı deyim uygunsa kangrenleştirdi. Çünkü son 20 yılın temel meselesi -aradaki iniş çıkışlara rağmen- esasen “aygıtı ayakta tutmak” olarak şekillendi. 20 yıl boyunca bu cendereye hapsolursanız, temel işiniz, uğraşınız, giderek varoluşunuzun anlamı -nesnel olarak- aracın (örgütün) amaçlaşması olmaya başlar. Merceğini bu derecede darlaştırarak kendine odaklayan bir bakış açısı, ister istemez spesifik bir aygıt/dar grup ideolojisi inşa eder ve inşa ettiği kalenin içine hapsolur. O kalenin içinden, o merceğin perspektifinden bırakalım dünyadaki altüst oluşu, ne 1980-2001 arası anlaşılabilir ne de ardından gelen 20 yıl: Dar grupçu kütlük yaklaşık olarak böyle bir şeydir.
Bu mesele salt teorik alanda güçlü çıkışlarla aşılamaz. Kaldı ki haksızlık etmeyelim, örgütlerimizde, genel olarak sosyalizm sahasında, aydınlar cephesinde bizde ve dünyada ufuk açıcı ciddi teorik birikimler eksik değildir. Mesele praxis kavramında düğümleniyor; yani eyleme sinen, “dünyayı değiştiren”, verili durumu/tıkanmayı gözle görülür biçimde aşan, aştığı durum, dönem ve aktörlerden farkını teorik/politik/örgütsel (praxis) olarak apaçık hale getiren bir farklılıktır sözünü ettiğimiz. Son 20 yılda önceki 20 yılın gerisine düştüğümüze göre -tüm birikim ve imkanlarımıza rağmen- böylesi bir praxise hayat veremediğimiz açıktır. Daha köşeli olarak şöyle ifade edilebilir: Bırakalım (praxisin içerdiği tüm birikimle yüklü) etkili, hesaba katılır bir politik/örgütsel varlık olmayı, mevcut birikim ve imkanlarla şu anki halimiz ahvalimizin daha ilerisinde olmaz mıydık? (Şu veya bu aktörle ilgili değil, devrim ve sosyalizm sahasının tamamı/yekûnu hakkında konuştuğumuz açık olmalı.) Olabilirdik ve olmalıydık. Dar grupçu kütlük, tam da bu açı farkında beliren kavramlardan biridir ve bu kapsamlı/katmanlı mevzuyu ele alma yordamları arasında işlevlendirilebilir.
(Evet, her genellemenin insafsız tarafları vardır; fakat muazzam bir sahaya-zamana yayılıp dağılmış olaylar-olgular ormanını kuşbakışı ana hatlarıyla kavramaya yönelmeden de durumun gerçekçi bir resmini çekemeyiz; velev ki bazı savruk yönleri olsun, kavranacak halkaları bularak ilerlemek için bu metodoloji kaçınılmazdır.)
Kısır döngü…
Meselenin konumuzla bağına gelince… Ahlâkçı pasifizm ve dar grupçu kütlük; bu taban tabana zıt iki ideolojik bakışın her iki tarafı da karşıtına duyduğu tepkide kendi doğrulanmasını görür. Ahlâkçı pasifizm, dar grupçu kütlüğün kısırlıklarını, hayatı kavrayışındaki darlıkları, örgütsel ilişki adına hapsolduğu bazı bürokratik cendereleri gördükçe haline şükreder; “örgüt” fikrinden selamün kavlen çekerek daha bir gayretle uzaklaşır. Dar grupçu kütlük ise ahlâkçı pasifizmin “gevşekliğine”, liberter hallerine, konformizmine baktıkça içine hapsolduğu kale burcu daha bir anlamlı, hatta görkemli görünür gözüne. Açmazı, parçalanmayı, dağılmayı biteviye tekrarlayan bu kısır döngü, devrimler tarihinin her döneminde ve bütün coğrafyalarda olduğu gibi bizde de gıdasını güvensizlik, umutsuzluk, karamsarlıktan alan enva-i çeşit ideolojik savrulmaya yataklık ediyor. (Örneğin, Rusya’da 1905 Devrimi’nin yenilgisinin ardından Bolşevikler arasında zemin tutmaya başlayan “tanrı arayıcılar” hatırlansın.)
“Aydınlanma ‘geçip gidemez’, çünkü tarihsel olarak konumlanmış bir doktrini değil, dünyaya dair bir tavrı ifade eder” diyor Tzvetan Todorov. (bkz. Aydınlanma Zihniyeti / bgst yay. s.109)
Yukarıda tariflediğimiz negatif ideolojiler de tarihin bir döneminde kalmış ya da bir döneme dair yanlış değerlendirmelerin ardından sahneyi terk etmiş/edecek anlayışlar değildir. Tam da Todorov’un dediği gibi “dünyaya dair tavır(lar)dır” bunlar; her eşikte -farklı kılıklarla da olsa- yeniden ve yeniden karşımıza çıkarlar, güncel ve gayet de baskındırlar. Örneğin Gezi sürecinde bu iki kategorinin durumlarını ve karşılıklı ilişkilerini irdelemek oldukça verimli sonuçlar üretmeye adaydır. (Maksadım iki tarafı aynılaştırma anlamında eşitlemek değil, kıyaslayarak durumu ve tarafların anlayışlarını tarifleme çabasıdır.)
Yükseliş ve düşüşte orta sınıflar…
Devrimci mücadelenin güçlendiği -hegemonya kavramı itici geliyorsa etkisinin diyelim-, yaygınlaştığı süreçlerde devrimci yapılarla aydın topluluklar/eğitimli orta sınıflar arasındaki ilişki, iki tarafı da güçlendirecek tarzda verimli hale gelebiliyor. ’68 kuşağı/süreci buna örnektir. 1974-80 arasında da sosyalist hareketle eğitimli orta sınıflar arasında esasta olumlu/verimli ilişkiler vardı. 1984-2000 döneminde de bir ölçüde aynı şey tekrar etti. ÖDP’nin nasıl bir yapı olduğu bir yana, kendini sosyalist ilan eden bir parti, Türkiye’nin sol-ilerici entelijansiyasının ezici çoğunluğunun desteğini alarak kuruldu ’90’larda ve bu çok önemli birikim kısa sürede tarumar edildi. (EMEP, hatta farklı bir güzergahtan yürüyen BEKSAV gibi yapılar ve daha pek çok mecrada benzer yakınlaşmalara tanık olundu aynı dönemde.) Eski bir gerilla lideri olan yeryüzünün en bizden devlet başkanı -devlet başkanı gibi olmayan devlet başkanı- Jose Mujica (Uruguay) örneğinin Türkiye’de tekrarlanması yüksek bir beklenti olabilirdi; ama ÖDP-EMEP türü yapılar kendi mecralarında yaptıklarından daha iyisini yapabilirlerdi; tıpkı “farklı mecradakilerin” de yapabilecekleri gibi…
Eğitimli orta sınıfların devrimci mücadeleye/yapılara yakın olmaları iki tarafa da “kazandırır”, ya da tersi. Eğitimli orta sınıflar, fiziki ağırlıklarını kat kat aşan ideolojik etki yayıcılardır; onların kimin (müesses nizamın, kuşkuculuğun ya da devrim ve sosyalizmin) yanında duracakları önemsiz bir mevzu değildir. Öte yandan aralarından en seçkinleri devrimci yapılarda kadro olarak konumlandıklarında niteliksel katkıları müthiş olabilir. (19 ve 20. yüzyıl tarihi bu sınıfsal kökenden insanların çarpıcı hikayeleriyle doludur. Örneğin, Nazi Almanyası’nda, üst-orta sınıftan iki anti-faşistin hikayesi bugüne dair de çok şey anlatır. bkz. Harro ve Libertas / İletişim yay.) Pragmatist değil anlamlı bir ilişkilenmeden söz ettiğimiz açık olmalı; aydın kategorilerin (iktisadi konum/durumlarının ötesinde) hayattaki anlam arayışının, bütün dönemlerde/ülkelerde komünist-özgürlükçü mücadele süreçlerine katılımları oranında hal yoluna girdiği biliniyor. (Yine de -yapıcı çözümlere yöneltilmesi gereken- gerilimli bir ilişki olmuştur ve olacaktır bu.) Denklemin diğer kefesi, devrimci yapılar da, aydınlarla üretken-devrimci ilişkiler geliştirerek güçlenip, zenginleşebiliyorlar; entelektüel çoraklıkta çakılıp kalarak değil.
Türkiye’de halihazırda devrimci sosyalist hareketin/mücadelenin zayıflığı oranında eğitimli sınıfların “kuşkuculuğu” artmış durumda. Öncesi de var ama bilhassa son 20 yılda (aradaki Gezi parantezine ve 2015’e dek süren HDP çatısı altında toplanmaya rağmen) koyulaştı bu kuşkuculuk. Pratik olarak nasıl hal yoluna girecek -ya da girecek mi- bu kısır döngü bilinmez; fakat ilkeli, hakkaniyetli, yapıcı ideolojik tartışmalar her zaman mümkündür. Hayata dair farklı (sınıfsal) tavır alışlarla yüz yüze geldiğimiz/geleceğimiz açıktır. Soru(n) şudur: Farklı görüş-tavır alışları kısırlığa, çıkmaza, “rakip ekiplerin kılıç kalkan oyununa” mı dönüştüreceğiz, ilkeli ve mertçe tartışmalarla ilgili tarafların hepsini güçlendiren bir mecraya mı yönelteceğiz? Bu bahiste karşılıklı sekterliğin alternatifi, “hepimiz kardeşiz” moduna geçmek değildir ve “tartışmak” illaki kör dövüşü demek değildir, pekala geliştirici de olabilir, olmalı.
Hiç mi(yiz)?
Artık bu soruyu yanıtlamanın zamanı geldi.
Bu dünya boş bir ceviz kabuğu gibi hiçlikte mi yuvarlanmaktadır? İnsan soyunun geleceği, yaşamın bir anlamı yok mudur? Oksimoron bir soru bu. Çünkü olumsuz yanıtlansa bile, salt bu sorunun sorulabilmesi dahi yalnızca insan türüne özgüdür; felaketleriyle, ışıltılı sayfalarıyla insan evladının baş döndürücü tarihsel macerası mümkün kıldı böylesi bir soruyu. Çünkü hayatın anlamı üzerine düşünebilen, felsefeler, teoriler, düzenler kurabilen yegane canlı insandır. İnsandan, dünyadan umudu kesmek yalnızca statükoyu ve egemenleri rahatlatır, ezilenlerinse hayatını cehenneme çevirir.
Peki hiç miyiz? Lafı uzatmamak için soruyu bir dizi soruyla karşılamak en iyisi. Komünizmin 20. yüzyıl sonundaki büyük tarihsel yenilgisi bu dünyayı daha yaşanılır bir yer haline mi getirdi yoksa cehenneme mi çevirdi? (Evet biz de “cennet” yaratamadık ama “büyük insanlığa” pırıl pırıl bir ufku işaret edebildik; yenilenip, arınıp, donanıp yeniden koşacağız o ufka!) Ve bugün sömürüye, zulme, adaletsizliğe kimler direniyor dünyada? Burjuvazi? Medeni Batı alemi? Komik bile olamıyor bu yanıtlar; yeryüzünün dört bir yanından işçilerin, ezilenlerin, emekçi halkların haykırışları yankılanıyor. Ve az-çok, yeterli-yetersiz; tüm bu mücadelelerde özgürlük ve sosyalizm güçleri dünyanın sokaklarını dolduran kalabalıklarla omuz omuza yürüyor.
Peki ya Türkiye’de hiç miyiz? Ona da bir kıyaslamayla yanıt verelim. Sebastian Haffner, Bir Alman’ın Hikayesi’nde (İletişim yay.), Berlin sokaklarında marş söyleyerek gezen SS/SA sürülerinin geçtikleri yerlerde insanların “Heil Hitler” diyerek selam durmak, marşa katılmak vs. zorunda olduklarını, yapmayanların oracıkta ya da en yakın karakolda dayaktan geçirildiğini anlatıyor. Bizde faşizm hiçbir zaman bu düzeyde bir tahakküm kuramadı. Yetmezliklerinden söz edebiliriz ama direniş damarı ne kurudu ne de görünür olmaktan çıktı. Daha dün faşizmin bıçağını en çok bilediği yerden, ordunun kimyasal silah kullanması tartışmaları üzerinden Şebnem Korur Fincancı tutuklandı. Fakat tutuklanmayı bir boyun eğiş dalgası izlemedi, yeterli-yetersiz, fakat protestolar hala sürüyor. Silopi’de binlerce insan TOMA’lara, gazlara karşı yürüdü, Taksim’de 120 gözaltı var!
Salt böylesine keskin bir konuda değil, her konuda anti-faşistler, özgürlük ve sosyalizm güçleri, kadınlar, Aleviler, Kürtler, çevreciler, onlarca sahada lokal direnişler sürdüren işçiler Haffner’in anlattığı türden bir boyun eğişi kabullenmediler. Direniş hep oldu, oluyor; yetersizliğini ve nasıl geliştirebileceğimizi tartışabiliriz, varlığını-yokluğunu değil. 1930’lar Almanyası’nda küçük burjuvazi (ve lümpenler) faşizmin kitle tabanını oluşturdu. Bizde ise orta sınıfların ağırlıklı bölükleri 1960’lardan bu yana şu veya bu şekilde özgürlük, devrim ve sosyalizmin çekim alanında durdu. Burada tartıştığımız ahlâkçı pasifizmin taşıyıcısı tabakalar anti-faşist, özgürlükçü mücadelelere katılmaktadırlar -şu veya bu düzeyde-, eleştiriler bu gerçeği karartmamalı, bilakis güçlendirme çabası olarak anlaşılmalıdır.
Ne bu dünya “hiç”tir ne de özgürlük ve sosyalizm güçleri; emekçilerin ve devrimcilerin eylemiyle daha da anlamlı ve güzel bir yer haline gelecektir.
Devrimci/öncü maya…
Bu tartışmaların -bizim cephemizden- anlamı üzerine de birkaç not düşüp noktalayalım.
Üniversite gençlik hareketleri, eğitimli orta sınıflar, postmodernizm vb. üzerine yoğunlaşmanın lüzumu nedir? Şudur: Komünist/devrimci hareketler her kritik eşikte kendilerini yeniden ve yeniden “kurmak” zorundadırlar, bu mücadelemizin doğasına içkindir. Ve kuruluş/yeniden kuruluşun ilk adımları (öncü çekirdekleri) bizde ve dünyanın her yerinde ve bütün zamanlarda kararlı, fedakar devrimci aydınlar tarafından atılmıştır. Bu sosyolojiler arasında revaçta olan grup psikolojileri, ideo-kültürel yapılar üzerinde devrimci (teorik-pratik) bir işleme girişmeden, onların “dünyalarına” hiç değmeden birtakım genel doğruları biteviye tekrarlayarak nasıl devrimcileşecek bu “yapılar”? Ki onların devrimcileşmesinin bütün kuruluş süreçlerinde çok önemli niteliksel katkılar (öncü çekirdekler) sağladığı açık ise? Elbette maya -yani inşa/yeniden inşa süreçleri- steril laboratuvar ortamında değil, seçilmiş işçi-emekçi havzalarında öncü çekirdeklerin eylemli ve emekçilerle karşılıklı etkileşimli dinamik/diyalektik pratikleriyle (praxisle) tutabilir.
Son 20 yılda -Gezi’ye ve bir dizi iniş çıkışa rağmen- devrimci öğrenci hareketinin gerilemesi ile devrimci yapıların kadro kaynaklarının daralması arasında bir bağ yok mudur ya da tersi? (Kuşkusuz salt kadro kaynağı değil, çok önemli bir özgürlük dinamiğidir devrimci öğrenci hareketi, ki zaten biri olmadan diğeri de olamıyor pek.) Peki ya devrimci hareketin gerilemesiyle eğitimli orta sınıfların demoralize olması, umutsuzluğa, “postmodern hallere” meyletmesi arasında? Bunlar üzerinde düşünmeden ideolojik mücadelenin “kavranacak halkalarını” bulup çıkarmak mümkün değildir. Elbette bu meseleler salt ideolojik-teorik mücadeleyle değil, esasen pratik/eylem ile çözülecektir. Fakat gözü bağlı boksör gibi dört bir yana yumruk sallayarak bitap düşen, acele ettikçe daha da geciken dar-pratikçi eylemle değil; önünü gören, ne istediğini bilen ve “yapma” iradesi/sebatı ile yüklü eylemle.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!