Pazar, 6 Eylül 2026

Defne’de 13 gün: Bir ses duymak ya da duyamamak…



Antakya’daki arama-kurtarma çalışmalarına katılan İnşaat-İş Yönetim Kurulu Üyesi Tezcan Acu’yla orada yaşadıklarını ve hangi sonuçlar çıkararak döndüğünü, sendika olarak önlerine ne gibi hedefler koyduklarını konuştuk


Buradan gidişiniz, orada arama kurtarma çalışmalarına katılmanız -ki oldukça etkili oldu arama çalışmalarınız-, neler hissetiniz, neler yaşadınız, buraya hangi sonuçlarla döndünüz?

Tezcan Acu: Deprem akşamı ben geç vakitte işten gelmiştim. Depremin olduğunu sabah kalktığımda sosyal medyadan öğrendim. O esnada da tabii bir korku ve endişe sardı, ne olduğunu tam anlayamadan. Ama ilk edindiğim bilgiler durumun bayağı kötü olduğunu gösteriyordu. Ondan sonra İnşaat İşçileri Sendikası’ndan arkadaşlarımızın yola çıkmak gibi bir niyetleri olduğunu öğrendim. Onlar önden insani yardım, gıda ve diğer ihtiyaçlarla deprem bölgesindeki insanlara yardım için gidiyorlardı. Ankara’dan Hatay’a geçmişlerdi. Bizim de arama kurtarmaya katılmak gibi bir fikrimiz oluştu arkadaşlarla. Onlar da gelmeye karar verince biz de depremin 3’cü günü Hatay’a devam ettik. Sendikamızdan arkadaşların olduğu kamp alanına…

Gider gitmez de zaten orada hemen bir arama kurtarma çalışmasına giriştik. Canlı aramak için elimizdeki cihazlarla enkazları gezmeye başladık. Tabii durum çok ürkütücüydü, yani TV’den ya da sosyal medyadan gördüğümüz gibi değildi. İnsanlara birçok şey çok geç ulaştığı için arama kurtarma faaliyetleri de çok geç başlamıştı. İlk 24 saat neredeyse boşa harcanmıştı ve haliyle insanlarda panik ve güvensizlik söz konusuydu.

İşte o güveni temin etmek için önden giden arkadaşlarımızın orada depremzedelere yardım, gıda, sosyal destek amaçlı çabaları güzel sonuçlar vermişti. Biz de arama kurtarmaya, diğer arama kurtarma gruplarına teknik destek vererek katıldık, elimizdeki olanaklarla yürütmeye çalıştık.

Tabii çok dramatik şeylerle de karşılaştık orada. İnsanların çaresiz kaldığını, birçok insanın halen enkaz altında olduğu ama ulaşılamadığını gördük. Elimizdeki arama kurtarma cihazlarıyla beş kişiye ulaştık. Ondan sonra kurtarma birimleri müdahale edip onları oradan canlı çıkardı.

Yani gerçekten olağanüstü bir dayanışma vardı insanlar arasında, herkes bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Ama dediğim gibi vakit geçtikçe insanların ileriye dönük endişeleri daha da artıyordu. Oradaki enkazlardan canlı çıkarmanın, insan kurtarmanın artık güçleştiği bir döneme de denk geldik. Çok zor durumlardı. O olayı (depremi) yaşayan insanların duyguları çok karışıktı.

O geceye dönük benim düşüncelerim çok korkunçtu. Oradaki insanların, canlı kurtulanların bile o gece oradan nasıl çıktıklarını hayretle karşıladım. Yani ondan sonraki o görünen manzara, girilmeyen sokaklar, binaların neredeyse birbirine kavuşması… gibi depremin yarattığı etkileri gözlerimizle gördük.

Ama tabii şu vardı; biz daha önce İzmir depreminde de böyle bir arama kurtarma birimini oluşturmanın çabasındaydık. Burada da birinci dereceden arama kurtarmaya olmasa bile elimizdeki cihazlarla kurtarma gruplarının işlerini kolaylaştırmış olduk.

Tabii yapılan çalışmalar insanlarda bir memnuniyet yarattı, bunu bize de ifade ettiler. Biz de elimizden geldiği kadar orada canlı bulmanın derdine düşmüştük. Ama tabii birçok enkaz soğumuştu neredeyse. Yani bir şey göremiyorduk, her gittiğimiz enkazdan mutlu bir şekilde dönmüyorduk.

Orada bir dram da söz konusu tabii. Bekleyen insanların orada bir umudu var, o umuda tümüyle yanıt veremesek de an azından boşa çaba harcanmasını önlemek adına ilk işlevimiz bizim keşifti. Yani canlı var mı yok mu keşfiydi.

Mesleğinin böyle bir felakette işlevli olması da çok anlamlı değil mi?

Tezcan Acu: Aslında orada üst üste gelen bir durum var. Ben normalde elimdeki cihazı herhangi bir arama kurtarmada kullanmıyordum, öyle bir amaçla üretilmiş bir cihaz değildi. Ama çok düşük sesleri bile duyabilen bir teknik cihaz olduğu için ilk aklıma gelen faydalı olabilecekleriydi. Yine bir termal kameramız var, o da aslında o amaçla üretilmemiş ama o amaca yönelik kullanılabilecek bir teknik malzeme. Bunun da orada ne kadar işe yaradığını gördük, tecrübe edinmemize vesile oldu.

Ama tabii psikolojik baskı da var. Yani orada arama kurtarma ekiplerinin “bana burada canlı var dersen, bunu garanti ediyorsan ben buraya girerim, benim buraya girmem en az 30 saatimi alır, ona göre bana doğru bir cevap verin” demesi ciddi bir psikolojik baskı yaratıyor. Birkaç kere bunu hissetim. Yani acaba duyuyor muyum ya da duyamıyor muyum diye böyle bir çelişkide de bırakabiliyor. Ama bu sefer enkazın birçok noktasından daha ince ayrıntılarıyla dinleme sorumluluğu gelişiyor. Oradan bir şeyler çıkarmanın derdine düşüyorsunuz. Dediğim gibi elimizdeki cihazların algılama kapasitesi güçlü olduğu için… Maalesef istediğimiz o şeyi, daha fazla canlı çıkarma sonucunu sağlayamadık.

Yani o sesi, o yardım sesini, ısıyı, oradaki canlıyı tespit etmekte maalesef biraz geç kalınmıştı. Saatlerin de geçmiş olmasıyla istediğimiz sonucu alamadık. Oradaki, yani enkaz altındaki insanın da kendinde olup olmadığını saptamak güç olduğu için elimizden geldiği kadar enkaz üzerindeki noktalardan, daha fazla nokta üzerinde ses dinlemesi yaparak bunlara karar veriyorduk. Haliyle enkazın başında bekleyen aile yakınlarının gözlerini üzerimizde hissediyorduk. Canlı tespit edememek üzüntüleri daha da büyütüyordu.

Fakat elimizden geldiği kadar çok enkaz dolaşmaya çalıştık. Oradaki kurtarma ekiplerinin çalışmalarına dahil olduk. Dediğim gibi sağ olarak beş-altı insana ulaştık. Bu insanlar elimizdeki cihazlarla tespit edildi.

İnşaat İşçileri Sendikası olarak ileriye dönük arama kurtarmayı daha da geliştirmek adına yeni düşüncelerimiz var. Daha iyi teknikler kullanabiliriz. Teknik malzeme ile sadece arama değil, arama kurtarma yapmanın derdindeyiz. Çünkü büyük bir deprem hâlâ kapıda İstanbul için -biz İstanbul merkezli bir sendika olduğumuz için. Buna çok yönlü bir hazırlık yapmak derdindeyiz. Hem depremden sağ çıkan insanlara ilk andan başlayarak en temel ihtiyaçları ulaştırma konusunda “Dayanışma Yaşatır” yaklaşımıyla hareket etme hem de arama kurtarma çalışmalarında daha nitelikli bir düzey yakalama açısından…

Depreme hazırlığın tüm boyutlarıyla ileriye dönük gerçekleştirmemiz gereken bir görev olduğunu düşünüyorum. Mesele aslında bütünüyle sadece gelecekteki bir depreme hazırlanmak da değil. Şu anki deprem bölgesiyle sosyal ilişkileri sürdürmek, dayanışmayı kesintisizce devam ettirmek de çok önemli diye düşünüyoruz. Şu an dönsek de yine oraya dönük, ileriye dönük bazı projelerimiz olacaktır. İnsanların güveni açısından da bunun gerekli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü gönüllü gruplar orada hakikaten çok güzel şeyler başardı. Her taraftan gelen insanlar bir şekilde oradaki insanları yaşamda tutmaya devam edecekler, ediyorlar da. Yani bu dayanışmanın kısa vadede sonlanması zaten doğru değil.

Ama bizim sendika olarak arama kurtarmada daha profesyonelleşmemiz gerekiyor. Çevremizden insanlar, üyelerimizle birlikte. Ciddi bir eğitim konusu yapmak, dayanışma halkalarını büyütmek de sendikanın görev hanesine yazıldı. Bunu görev olarak gördüğümüz gibi, önümüze hedef olarak da koyduk.

Senin bulunduğun ekip arama ekibiydi. Arama da belli bir günden sonra çok ciddi bir yük aslında. Çünkü aile çağırıyor enkaza gidiyorsun, orada sen “evet burada canlı var” dersen kurtarma ekibi giriyor, sen “yok” dersen girmiyor. Yani onun ciddi bir ağırlığı da var. Orada vardığınız ilk gece aileler sendikanızın oluşturduğu yaşam alanına geldi ve onlarla birlikte büyük bir enkaza gittiniz. O sizin için bir ilkti. Aileler ağlıyordu, ille de ses alınmasını bekliyorlardı. Beş altı noktadan enkazı dinlediniz. Bunun basıncını nasıl hissettiniz? Yani sen dersen “burada ses var”, arama ekibi giriyor yoksa herkes çıkıyor oradan ve aile yalnız kalıyor…

Tezcan Acu: Dediğim gibi bu bir ilk deneyimdi. O gece gelişimizin hemen akabinde oradaki insanların “burada çalışmayı bıraktılar, gittiler ben hala ses duyuyorum” dediğinde biz o an enkazın etrafına gittik. Ailelerin endişeli bekleyişi altında ses alamadığımızda bizim onlara doğruyu söyleme sorumluluğumuz var.  O kadar çaba sarfetmemizin nedeni emin olmaktı. Çünkü bizim vereceğimiz bilgi kurtarma ekibinin yapacaklarını da belirliyordu. Bir ses duymadan o insanların tehlikeli bir enkaza girmeleri gibi bir tehlike var. Yani bir yanda ailelerin beklentisi, diğer yandan kurtarma ekiplerini canlı olmayan riskli bir yere yönlendirme kaygısı…

Yani aile haklı olarak bir ses duyulmasını istiyor. En azından o olmasa bile “benim cenazem çıksın” derdinde. Bu durum benim için orada ciddi bir psikolojik baskı anlamına geldi. İlk iki saatte üzerimde çok büyük bir baskı hissettim. Yani “var” desem evet ama olmayan bir şeye var da demek doğru bir şey değil. Ben orada sadece tecrübelerime, hislerime güvenerek hareket ettim. Birçok yerde de.

4-5 yere girdik… Hatta bir seferinde girdik, deprem olur kaygısıyla geri çıktık. Sonra dedikleri noktalara baktım. Gel buradan dinle dediler, oraya gittik dinledik. Yani onların da yaptığımız işten emin olması açısından istedikleri yere o cihazı kurarak dinleme yaptım. Ama maalesef o sesi duyamadım.

Ama bir başka enkaza o zaman AKUT’la Suriyeli bir ailenin altında kaldığı enkaza baktık, orada da aynı şekilde… Abiydi sanırım, aşağıda altı kardeşi olduğunu söylüyordu. Yani “buradan ses geliyor” dedi. “Duyuyor musunuz?” dedi. “Birileri bir şey sürtüyor” dedi. Evet ilk etapta doğru, biraz da onun dediklerinden etkilenerek ben de öyle bir şey duydum, hissettim. Orada arama kurtarma ekibi zaten bekliyordu. Girdiler, çatıdan bir delik açtılar, oraya geçtiler. Tekrar dinleme yapmamı istediler, ama bu sefer o ses yok, yani duyamıyorum. Evet istiyorum, ama yok, o ses yok. Bu sefer abileri, “aşağıda baygınlık geçiriyor olabilir” diyor. İşte “Şivan kendinde değildir” diyor. Evet haklı, ama bir tarafta da kurtarma ekibi somut bir şey görmek istiyor ki, oraya müdahale edebilsin. Kurtarma ekiplerinin en büyük motivasyonu orada bir canlı olduğunu bilmek, anlamak. “Var mı yok mu”dan ziyade, evet burada biri var ve biz ona odaklandık. Yani bu onları da motive ediyor, çalışmalarını da hızlandırıyor. Öteki türlü havanda su dövmek gibi bir şey. Çünkü tonlarca moloz var yani molozun altına girmek, oradan insan çıkarmak gerçekten büyük bir cesaret. O enkazdan 2’inci defa bir şey duyamayınca da artık duyamadığımı söyledim. Yani duyamadığımı söyleyince de insanlar orada kendi başlarına bir şey yapmaya başladılar. Biz oradan ayrılmak zorunda kaldık.

Ama AKUT’un çalışma başlattığı başka bir yerde aynı şekilde “burada bir ses var mı?” denildiğinde o sesi net duydum. Yani “Bana su verin, su su” dediği sesi üst üste iki defa duyunca zaten bir canlının olduğunu kesinleştirdik. Kesinleşince tahminim 15 saate yakın süre içerisinde orada adeta parmaklarla o betonları ufak ufak ala ala bir anne, baba, oğul bir de kediyi çıkardılar. Yani bu bizim için de bir moral motivasyon oldu. Karşı tarafa güven vermiş olduk.

Ama dediğim gibi yani işin psikolojik boyutu çok ezici. Onun için ben bile gelmemin üzerinden bir haftadan fazla zaman geçmesine rağmen hala da düşünmüyor değilim. “Gerçekten orada biri var mıydı yok muydu veya işte benim duyamadığım enkazlar için daha farklı bir şeyler yapılabilir miydi?” diye düşünüyorum.

Ama dediğim gibi enkaz altında belli bir süre geçtikten sonra aşağıdan canlı almak, canlı çıkarmak hakikaten çok zor. Yani onun için zamanında, anında müdahale yaşamsal önemde. Arama kurtarmada anında gönüllü olarak işe girişmek ve bunu süreklileşmiş bir eğitime dönüştürmek gerekir. Sürekli bir plan olmalı, sürekli… Yani olabileceğe karşı sürekli tetikte, teyakkuzda olmalı ki birçok şeyi ilk günden daha fazla göğüsleyebilesin.

Ama maalesef Antakya, Hatay bölgesi öyle değildi; hakikaten çok gönüllü vardı ama koordinasyon yoktu. Geç kalınmıştı bazı şeylerde, onun için biz de oradan tabii acı tecrübeyle döndük. Yani şu an o acı tecrübenin tekrar yaşanmaması için sosyal bir sorumlulukla hazırlanmak gerektiğini düşünüyorum. Daha doğrusu artık bu saatten sonra arama kurtarmanın da önemli bir görev olması gerektiğini düşünüyorum.

Depremin böylesine büyük bir yıkım yaratmasının ana sebeplerinden birinin rant anlayışıyla hareket edilmesi olduğunu aslında biz de biliyoruz, mesleğin içinden gelerek. Onun için inşatçıların da bu arama kurtarmada iyi işler yapabileceğini düşünüyorum, tıpkı madenciler gibi… Çünkü inşaatın ne olduğunu biliyor. Yani kafasında bir inşaat bilgisi var. Sürekli girip çıktığı, yaptığı… Bunun ileriye dönük iyi bir girişim olacağını tahmin ediyorum. Bir oluşum içerisinde olmaktan mutluluk duyuyorum. Daha da ileriye götürürsek daha da güzel olur. Umarım böyle şeylerle karşılaşmayız bir daha. Ama muhakkak böyle bir gerçekliğimiz de var, yani karşılaşacağımız gerçeği de var. Onun için durmadan ileriye doğru yol almamız lazım, her konuda. Biz de ona devam edeceğiz. Bir başlangıçtı bu ama son değildi. Daha güzel şeyler yapmak için çalışacağız.

Sizin elinizdeki aletlerden kurtarma ekiplerinde yoktu, AKUT’ta bile yoktu. Siz geldikten sonra onlar da hep sizi aradılar. Neden böyle sence, bu konuda ne dersin?

Tezcan Acu: Dediğim gibi, yani bizim elimizdeki cihazlar direkt depremde veya afet anında kullanılmaya tasarlanmış cihazlar değil aslında. Ama bu onların o yönde kullanılmayacağı anlamına gelmiyor. Ben ‘99 depremini çok net hatırlıyorum. Orada da “sesimi duyan var mı?” cümlesi çok kullanılan bir cümle olmuştu ve o günü hatırlatması babında zihinlere yazıldı. 

Ben de bu cihazları aldığımda böyle bir ihtiyacın doğabileceğini tasarlamış, “olursa bunun yardımı olabilir” diye düşünmüştüm. Aniden böyle bir felaketle karşılaşınca bu aletlerin çok faydası olabileceğini düşündüm. En azından -dediğim gibi- bir keşif, ön keşif açısından… Çünkü günler de ilerlemişti, artık çıplak ses almak çok zordu, teknik destek şarttı.

Onun için benim düşüncem daha önce de aslında bu işe yarayabileceğiydi bu cihazın ve yaradığını da gördüm. Basit bir su kaçağının çok düşük sesini bile algılayabiliyor bu aletler. Normal bir insan sesini veya bir insanın yardım için orada bir şeye vurması, bir harekette bulunmasını algılayabilecek hassasiyetleri var. Zaten deprem bölgesinde de bunu gördük. Arama kurtarma ekipleri içinden de böyle düşüneni muhakkak vardır, ama bizim orada gördüğümüz birçoğunda böyle bir teknik cihaz yoktu.

Bizim de orada bulunmamız, arama kurtarma ekiplerine zaman kazandırdı, onların boşa zaman kaybetmesini önledi. Ondan sonra da mesela son günlere geldiğimizde diğer ekiplerin elinde de bizim cihazlara yakın, onların muadili cihazlar gördük, onlar da kullanmaya başladılar.

Yani teknik olarak bu cihazların orada kullanılabileceğini gördük, bundan sonra da ona yönelik cihaz tasarımlarının devam etmesini umuyorum. Çünkü bunlar gerçekten faydalı şeyler. Yani onun için bunun yaygınlaşacağını düşünüyorum arama kurtarmada. Ama dediğim gibi ilk saatleri, ilk zamanları boşa harcamamak şartıyla. Bu cihazlar, bunun yanında farklı cihazlarla geliştirilebilir; onların da arama kurtarmaya dahil edilmesini düşünüyorum. Öyle olması lazım.

Kuracağımız arama kurtarma ekibi de kesinlikle bu teknik cihazları edinecek. Yani ondan sonra dediğim gibi hem arama hem de kurtarmada hepsi bir arada olan bir eğitimi de sürdürmeliyiz.

Şu bir gerçek, ülkeyi yönetenlerin, “biz bu işi yapıyoruz” diyenlerin bu konuda bir planlarının olmadığının açığa çıktığı noktada gönüllüler kendi tecrübeleriyle orada insanları ayak tuttu. Yani gerek enkazın içinde gerek enkazın dışında gerekse oradan canlı çıkan tüm vatandaşları yaşatmak için elinden geleni yaptı. Yani oradaki tüm grupların ana amacı buydu. Bizim de hem insani yardım hem de arama kurtarma babında bütünlüklü bir hazırlık yapmamız gerekiyor. Ki biz oraya ilk başta insani yardım amacıyla gittik. Güzel bir koordinasyon vardı bizim kampımızda da. Etraftan gönüllü yardımı da vardı ve çok da takdir edilen bir sistemle oradaki insanlara arkadaşlarımız günlerce sosyal destek verdiler. Gıda, giysi, onlarla gereken moral motivasyon açısından.

Kurtarma ekiplerine iyi bir destek verdik. Bizim için dediğim gibi acı bir tecrübe oldu ama maalesef böyle bir gerçeğimiz var ve bunu unutmadan ileriye doğru, daha faydalı bir şekilde bir ekip çalışmasıyla tamamlamak istiyoruz.

DEFNE’DE 13 GÜN: BİTMEDİ…

DEFNE’DE 13 GÜN: SESİMİ DUYAN VAR MI?