Tuvalet koridorunda sergi açma üzerine bir komplo teorisi



Tuvalet koridorunda sergi açmak, dünyadaki yeni sergi düzenine farkında olmadan bir başkaldırı mı yoksa serginin sonu muydu? Mesaj, suçsuz birini öldürdükten sonra medya tarafından yüzü flulaştırılan polis portresi gibi.


İrfan Tunççelik

Uzak değilse pijamayla gitmek istiyorum sergiye dedim ciddi ve alaycı bir tavır takınarak. Tabi yuh artık! tepkisiyle karşılacağımı biliyordum. E sonuçta insanlar orada serilen nesnelere bakacaklar pijamama değil. Kafamı eğip birkaç kedi tüyünü üzerimden temizlerken yoksa biz de mi kendimizi sergiliyoruz giyim kuşamımızla diye düşündüm. Evet, Ankara’da her tarafı işgal eden bürokratik yapılar devleti sergiler. Kağıt toplayıcıları, dilenciler, trafikteki kırmızı ışıkları kendine ekmek teknesi haline getiren cam silen Sıhhiyeli çocuklar, bir anda karşımıza çıkıp abi bir sigaran var mıcılar yoksulluğu sergiler. Güne dört beş kadın cinayetleri sığdıran coğrafya erkeği sergiler.

Belki de kalabalıkların arasından seçme karpuz gibi kara kaşlı kara gözlü esmer çocukları ayıklayıp süzgeçten geçiren, köşe başlarında vahşi üniformaları ile yürüyen mobeseler eşit yurttaşlığı sergiler, bilmiyoruz.

Konumuz bu değil.

Rahat pijamamı üfleye püfleye çıkarıp zor bela kot pantolonu geçirdim üzerime. Konuşup kaynaşan değil de kotlaşan toplum haline geldik. Her neyse aynılaşmam, herkesleşmem lazım bir kere. Eskiden sağlam diye işçilerin giydikleri blujean’i popüler kültür öğesi haline getirip giymeye başladıktan bu yana artık sağlam kotlu işsizler ordusu olduk. Dolaşıyoruz sokaklarda.

Buraya nasıl geldim bilmiyorum, dedim kendi kendime.. Neyse onu, bunu, salonu, pantolonu bırak da sergiye gidecektim.

Konumuz bu değil.

Kendimi dışarı attım,  devletin soğuk duvarları önünden geçip nihayetinde serginin yapılacağı adresi buldum, üzerinde greatness yazılı siyah beyaz varillerin arasından bir cafeye daldım, aşağı inmem gerekiyormuş. Sergi tuvalet koridorunda. Önce bi işedim, sonra işe koyuldum. Serme işi daha bitmemişti çünkü. Ne bekliyordum ki, dünya fuarlarının cilalı taş mermerleri üzerinde çalışmalarının sunumunu yapan şovmenler değildi bu gençler. Sessizliğin sesiydiler. Bu kalabalıkta… Belli ki bu koridorda bir sergi sabotajı var. Bir paylaşım söz konusu. Aşağı inip depodan malzeme götüren cafe çalışanı da, müşterisi de sergiye gelenler de aynı koridoru paylaşıyor. Merdivenlerden inerek ‘acaba sergi nerde’ sorusu yerine tuvaleti sormalarına karşı da hazırlıklıydık elbette. Neyse konumuz bu değil.

Serilen bir şey olacaktı o koridor duvarlarında. Ses mi sessizlik mi diye düşünmeye başlamışken kendimi yukarıda buldum. Bir elinde siyah elektrik bandı, pense ve yıldızlı tornavida diğer elinde ise sigarayla oturmuş bir abi çarptı gözüme, belli ki sıkılmış. Ben ne anlarım sanat sepet işlerinden umursamazlığı vardı üzerinde. Sanatın sefaletinden çok kendi sefaletini düşünüyordur belki de.

Gördüğüm bir sergi komplosuydu. Ağıt mı yakılmalı yoksa zılgıt mı atılmalıydı. Tuvalet koridorunda sergi açmak, dünyadaki yeni sergi düzenine farkında olmadan bir başkaldırı mı yoksa serginin sonu muydu? Mesaj, suçsuz birini öldürdükten sonra medya tarafından yüzü flulaştırılan polis portresi gibi.

Konuya dönelim.

Bir genç, sessizliği duyamıyoruz, dinleyemiyoruz sergisi olacak diyor yan masada birasını yudumlayan meraklı arkadaşının kulağına. Siz önce o müziği kapatın. Efendim? Bir şey mi dediniz? Hayır sana demedim, sanata dedim. Kendi kendime konuşuyordum yine. Her neyse konumuz bu değil.

Sessizliği duyamayanların öyküsüydü bu. Bu da neyin nesi, sessizlik de bizi duyacak mı?

Kedinin karnında guruldayan helikopter sesi, büyük bir fabrika haline gelen şehirlerin sesi, bulaşık makinesi… Yazılarımıza davetsiz giren kelimelerin sesi… Sessizlik işte, seslerin prensesi.

Peki ama neden illa bir ses duymak zorundayız. Ses nefes mi, hareket halinde olan her şey ses mi?

Bizim mi sessizliğe, sessizliğin mi bize ihtiyacı var. Yine hangi vakıfta çocuklara taciz ediliyor, nerede insanlar bombalanıyor, kim kendi bedenini kabul etmiyor. Sınır boyunca yükselen duvarlar bizden ne saklıyor, kimi kimden ayırıyor.

Mahkeme salonlarında hangi kanun kimin sesini kısıyor yine? Meclis bahçesinde otlamak hangi ineğin hayali.

Tanrı neden sessiz, yoksa tanrının bize ihtiyacı mı var?

Tanrıdan önce ses vardı. Sesler tanrıyı yarattı. Tanrıyı bu keşmekeşten kurtarmalıyız. Konumuz bu değil. O sergide konumumuz mu önemliydi yoksa konumuz mu?

Neydi konumuz? Hatırladım, sessiz bir okyanusta ben bir balinayım.