Kürt Siyasetinde Kronikleşen Türbülans -II



Emek ve emeğin sorunları, proleterleşmiş bir toplumun yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlar, yoksulluk ve yoksunluklar yok hareketin görüş alanında! Zaman zaman verilen demeçler ve sembolik bazı jestler dışında belirli bir strateji ve politikalar temelinde yürütülen sistematik bir çaba ve yönelim yok! Bu konu yıllardır söylem düzeyinde dahi zaman zaman akla gelen bir kenar süsü sadece.


H. Selim Açan

[Bu makale Devrimci Proletarya dergisinin baskıda olan Mart-Nisan tarihli 4. sayısından alınmıştır]

Aynı şeyleri tekrarlayarak farklı sonuç elde etme hayâli

Halbuki Kürt toplumunun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim onların sosyal yaşamlarında olduğu gibi siyasal ve kültürel algı ve tutumlarında da bir değişime yol açmakta. Can alıcı noktasını emeğin ve emekçinin sorunlarına kayıtsızlık oluşturmakla birlikte bu kadar bariz bir sosyolojik dönüşümü ıskalayan zihniyet Kürt ulusal sorununun çözümüne ilişkin politika ve talepler konusunda da eski ezberleri tekrarlamanın ötesine geçemiyor. Çözümü hâlâ iktidardaki ya da muhalefetteki burjuva partiler koalisyonu ile kurulacak güven vermeyen sağlıksız yakınlaşma ve ittifaklar yoluyla aramanın peşinde. Mayıs’ta yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tereddütsüz Kılıçdaroğlu kuyrukçuluğu bu kafanın sonucuydu. Şimdi bir kesim yüzünü tekrar Tayyip Erdoğan’a dönmenin zeminini yokluyor. Yıllardır suskun kalan Leyla Zana birdenbire ortaya çıkıp “Tayyip Erdoğan çözüm sürecini buzdolabından çıkarmalı artık” diyerek bunu açıkça dillendirdi zaten. “Tayyip Erdoğan ve AKP ile diyalog kapısını bir biçimde açmalıyız” anlayışının savunucuları DEM Parti içinde de var. 

Öncesi de bir yana son 40 yıldır çok ağır bedeller ödemiş bir halk olarak Kürtlerin Kürt sorununda kendilerini tatmin edecek bir çözüm arayışı içinde olmaları çok doğal ve meşru haklarıdır. Bu konuda bugüne kadar küçücük bir bedel ödemek şurada dursun parmağını dahi kıpırdatmamış, dahası Türk şovenizminin arkasında mevzilenip ona omuz vermiş olanların mırın-kırın etmeye dahi hakları yoktur. Fakat bu noktada yanıt bekleyen tayin edici soru şudur: Bugünün dünya, bölge ve Türkiye koşullarında Türk tekelci burjuvazisini ve onun temsilcisi olarak Tayyip Erdoğan-MHP-Ergenekon ittifakını böyle bir yönelime zorlayan hangi gelişme ve dinamik vardır ki, çözümün yolu hâlâ burjuva siyaset labirentlerinde, yine kapalı kapılar arkasında yürütülen “diplomasi siyaseti”nde aranmaktadır? 

Devlet aklına hitap ederek, onu rasyonel düşünmeye davet ederek, hele hele içerde Kürt sorununu çözecek olursa bölge çapında yayılma, yeni etki ve sömürü alanları ele geçirme güdülerine hitap ederek mi sağlanacaktır Kürt sorununa çözüm? Diyelim ki göle çalınan maya tuttu, bu yöntemle sağlanabilecek bir “çözüm”den Kürt halkına ne hayır gelecektir? Kürt işçi ve emekçileri için bunun neresi ne kadar “çözüm” olacaktır? Daha doğrusu bu kimlerin çözümü olur? .. 

Neden akıllara tam “bitti bitiyor” denirken büyük bir hayâl kırıklığıyla sonuçlanan geçmiş deneyimden çıkarılmış görünen en önemli ders yani Kürt sorununa çözüm talebini toplumsallaştırmanın yeni yol ve yöntemlerini aramak gelmiyor? Verilebilecek çok sayıda örnek de şimdilik bir yana 2011’deki Tekel Direnişi’nin, sayısız direnişte omuz omuza dövüşen inşaat işçilerinin ya da en son Özak işçilerinin gözümüze soktuğu emeğin kardeşleşmesi temelinde güçlü bir toplumsal basınç ve giderek genişleyen bir meşruiyet zemini yaratma yönelimi gelmiyor?.. 

Bunu başarabilmek için Kürtlerin tümüyle meşru ve haklı ulusal talep ve özlemleriyle Kürt işçi ve emekçileri de pençesinde kıvrandıran hayâsız sömürü, yokluk, yoksulluk ve gelecek yoksunluğunu hedefleyen sınıfsal taleplerin ustaca harmanlanması gerekiyor. Kürtlerin Kürt olmaktan kaynaklanan ulusal kimliğin tanınması, eşitlik ve özgürlük talepleriyle işçi, emekçi, kent yoksulu olmaktan kaynaklanan sınıfsal taleplerini birbirlerinin karşısına çıkarmayan, aralarında bir öncelik-sonralık ilişkisi kurmayan net bir dönemsel program ve politikalar bütünlüğü ortaya konulduğu ve bunun hakkını vermeye soyunan bir pratiğe yönelindiği zaman bırakın bundan ürken ürksün! Kadıköy’ün, Çankaya’nın, Karşıyaka’nın sadece Tayyip karşıtlığıyla yetinip fazlasını dile getirmediği sürece Kürtlerle yan yana görünmekten kaçınmayan Beyaz Türkleri kadar yanı başındaki Sur, Cizre, Şırnax… yerle bir edilirken dahi istifini bozmayan Kayapınar’ın, Diclekent’in, Ofis’in Kürt burjuvaları ve tuzu kuru orta sınıfının sempatisini kazanmanın peşinde bırakın başkaları koşsun! 

Gelinen noktada, bu aslında hayatın dayattığı, bir anlamda hareketin geleceği açısından da tayin edici bir zorunluluk.

Çözümün anahtarı nedenlerde saklı

Ulusal hareket doğası gereği bir sınıflar koalisyonudur. Bağrında işçiyi de barındırır burjuvayı da, yoksul köylü de yer alır kapitalistleşmiş toprak ağası da… Hareketin etkileyip peşinden sürüklediği bu kompozisyon -özellikle de ulusal mücadelenin başlangıç ve gelişme evrelerinde- ne kadar geniş ve zenginse bu, hareketin ulusal mücadeleye önderlik ve öncülük iddiasının hakkını o ölçüde verdiğini gösterir. 

Fakat bu kompozisyon doğası gereği aynı zamanda hareket içinde fay hatlarını oluşturur. Özellikle de işlerin eskisi gibi gitmediği, belirli tarihsel eşiklere dayanıldığı ya da uzun süren bir savaşın yarattığı yıpranma ve yorgunluğun arttığı kesitlerde hareket içinde de gerilimler üretir. İşlerin yolunda gittiği zamanlarda daha uyumlu ve esnek bir birliktelik sergileyen farklı sınıfsal kesimler, belirli bir eşiğe gelip dayanma anlamında tıkanma ve kriz kesitlerinde sınıfsal karakterlerini, beklentilerini ve ruh hallerini yansıtan farklı arayış ve yönelimlere girerler. Kürt siyasal hareketinin 2015 sonrası yaşadığı kasılmalar, kronikleşen türbülans hali, bu arada ne kadar çaba harcanırsa harcansın üzeri alçıyla kapatılamaz hale gelen çatlaklar, bu gerçek ışığında daha anlaşılır hale gelir, yerli yerine oturur. 

PKK’nin önder kadrolarından Sabri Ok, ‘90’ların deneyimine sahip Kürt analarının sürdürdüğü Adalet Nöbetleri’ne ilişkin olarak bir tv programında “O yaşa gelmiş anneler sorumluluk alıyor, gençler nasıl da rahatlar!” diye tepki gösteriyor. Sabri Ok bir açıdan haklı. O, 1990’ların gözü kara kitlesel eylemleriyle Türkiye metropollerini de sarsan gençlik hareketini hatırlıyor, bugünkü durumu o zamanlarla kıyaslıyor. Ama tam da bu noktada haksız, daha doğrusu yanılgı içinde. ‘90’lar bugün artık dün’de kaldı. Ne toplumsal-siyasal atmosfer, koşullar ve dengeler aynı ne de bu değişen koşullarda doğup büyüyen gençlik o kuşakla aynı. Türkiye devrimci hareketinde de siyasete önderlik eden deneyimli eski kadroların sık sık gözden kaçırdıkları nokta bu zaten. Burada asıl şunu sormak lazım: Günümüzde gençler neden bu kadar ‘rahatlar’? Ve bizler neden onları geçmişte olduğu gibi etkileyip arkamızdan sürükleyemiyoruz? Daha doğrusu, onları kendi gerçeklikleri içinde ele alıp buna uygun araç, biçim ve yöntemlerle etkilemeye çalışmak yerine illa ezberlediğimiz kalıplara sokmaya çalışmanın kendisinde bir yanlışlık yok mu? Bu sadece Kürt siyasal hareketinin değil Türkiyeli devrimci -sosyalist örgütlerin de kendilerine sormaları gereken tayin edici bir soru.

Kürt toplumsal gerçekliğine dair aydınlatıcı araştırmalarıyla tanınan Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi Genel Koordinatörü Yüksel Genç’in dile getirdiği şu tespit ve uyarılar aslında meselenin düğüm noktasına parmak basıyor: 

“… Kentleşmiş bir Kürdistan’da kırla bağlar büyük oranda kopmaya başladı, insanlar önemli oranda şehirleşmenin getirdiği gündelik hayat gailesinin parçası haline geldi. Uzun yıllar geleneksel olarak kendisini ayakta tutan dayanışma ağları zayıflamaya, kopmaya başladı. Örgütlü dayanışma ağlarının azalması, toplumun da giderek örgütsüzleştirmeye dönük egemen yönlendirmeye maruz kalınmış olması, anadilini daha az kullanma zemini ya da kimlik göstergelerine daha az sarılma meselesiyle buluştuğunda problemler açığa çıkıyor. Değişen sosyoloji de buna göre biçim almaya başlıyor. Toplum nasıl çözülmeye başlıyorsa, toplumun birlikteyken talep ettikleri de, güç birlikleri de azalıyor ve siyaseten de çözülüyor. Hem toplumsal hem siyaseten çözülüyor olmanın getirdiği bazı riskler ve handikaplar var. Bu da Kürt meselesinin, Kürt meselesi üzerinden kurulan söylemin geçireceği dönüşüme ve Kürt meselesiyle ilgili mücadele araçlarının farklılaşmasının gerekliliğine de işaret ediyor.

(Diğer yandan)Türkiye’de yeni rejimin kurulması sürecinde ortaya çıkmış olan siyasal, toplumsal, hukuki, ahlaki, kültürel ekonomik kriz ve bu krizin ortaya çıkardığı tüm alanlardaki depresyon hali Kürtleri de etkiliyor ve kendisini bu krizlere karşı konumlandırma ihtiyacı duyuyor. Konumlandırma gücüyle ilgili zayıflamış alanların ortaya çıkardığı bazı sorunlar yaşıyor.

(…) son 20 yılda, özellikle de son 10 yılda da dozajı artan biçimde kırdan kopma, kentleşme, üretim hayatının parçası olmaktan çıkarak daha çok tüketim toplumunun parçası haline gelmiş olmak da bugün bölgedeki sosyolojiyi etkileyen temel etmenlerden biri olarak açığa çıkıyor. Bugün bölgede hiç olmadığı kadar çok, hiç olmadığı kadar kapsamlı iki başat mesele bölge sosyolojisini belirliyor. Bir tanesi, Kürt meselesinin bugün ulaştığı yeni görünüm. İkincisi, özellikle de ekonomik krizle ortaya çıkan ekonomik, toplumsal, kültürel yoksunlaşma ve yoksullaşmanın geniş kitlelere etkisi, yani sınıfsal pozisyon. Bu iki pozisyon artık Türkiye’deki ve bölgedeki Kürtlerin sosyolojisini, yaklaşımlarını, yönelimlerini, ihtiyaçlarını, politik taleplerini etkilemeye başlıyor.” (Serpil İlgün’ün Yüksel Genç’le yaptığı ve Dilop sitesinde yayınlanan Kürt Sorununda Yeni Görünümler, Sınıfsal Pozisyonlar, Bölge Sosyolojisindeki Değişimlere Dair başlığını taşıyan söyleşiden, https://www.kovaradilop.net/2024/02/01/dosya-kurt-sorununda-yeni-gorunumler-sinifsal-pozisyonlar-bolge-sosyolojisindeki-degisimlere-dair/)

Kürt siyasal hareketinin 2015 sonrası süren irtifa ve güven kaybının belirleyici nedeni de kronikleşmiş bu türbülanslar sarmalından çıkmanın yolu da kanımca bu tespitlerde saklı.

Sonuç olarak, Kürt siyasal hareketinin açık alanda bir eşiğe gelip dayandığı gerçeği duruyor karşımızda. Bu noktada stratejik olarak ya yasal sınırlar içinde ele geçirilebilen mevzileri koruyup olabildiğince genişletmeyi esas alan parlamentarist çizgide ısrar edilecek ya da kaldığı kadarıyla parlamenter mücadele olanaklarından yararlanmayı da ihmal etmeyen ama bunu her şey haline getirmek yerine ‘90’lara damgasını vuran Serhildan ruhunu güne taşıyıp zenginleştiren fiili meşru mücadele çizgisi esas alınacak! 

Sınıfsal karşılıkları yönünden ifade edecek olacak bunlardan birincisi hareketi zaten bir ölçüde teslim almış olan orta sınıf çizgisinde ısrar anlamına gelir. Diğeri ise son yıllarda ciddi bir güven kaybı yaşamış olan geleneksel tabanı yeniden canlandırıp dinamize etmekle kalmaz, hızlı bir proleterleşme süreci içindeki Kürt illeri yanında Türkiye metropollerinde de arayış içindeki genç kesimler başta olmak üzere işçi ve emekçiler arasında çekim merkezi haline gelmeyi mümkün hale getirir. 

Parlamentarizmde ısrar, hareketin sürekli içe doğru bükülüp ruhunu ve özgünlüğünü büsbütün yitirmesi riskini büyütür, parti yöneticileri ve kadrolarının siyaset esnafı haline gelerek yozlaşmaları yanında geleneksel taban içinde bile çözülme eğilimlerini güçlendirir. Ulusal talepleri emeğin talepleriyle harmanlama becerisi gösterildiği oranda diğeri ise hareketin yeni güçlere ve alanlara açılımını olanaklı hale getirmekle kalmaz gelgeç hevesli orta sınıfların desteğinden farklı olarak daha istikrarlı, genç ve dinamik bir kadrolaşma ve iskelet inşasına zemin yaratır. 

Tercihin hangi yönde şekillendiğini görmek için çok beklemek gerekmeyecek sanırım.