12 Eylül Bitti mi?



Bugün 12 Eylül sürüyor ama bu sonsuza dek süreceği anlamına gelmiyor. Çünkü o yıkılmakta olan bir düzene dayalı. Yarına ve sonsuza kalacak olan bizleriz


Poyraz Soysal

“Korkaktılar

Yarınsızdılar

Geldiler

İrkilerek

Girdiler

İtilerek”

Tekmeyle kırılan kapılar, tarihteki tüm zorbalığı içine sığdıran kitap yakmaları, çocukların zihninde kalan dağılmış evler, birilerinin mücadeleden emekli oluşu ve kendini unutturup yaşamımızı bir ağ gibi saran faşizm.

Çok şey söylediler 12 Eylül hakkında. Kaç kişinin işkencede katledildiğini, kaç kişinin işten atıldığını, sanatçıların sürgün edildiğini. “Kötü günlerdi” dediler. Oysa iyi günler hiç gelmemişti. 12 Eylül’ü dünmüş gibi anlattılar. Oysa o kapıya atılan tekmeden, çocukların gözündeki korkudan ve geçmişte yaşanan sıkıntılı bir süreçten ibaret değildi. Bunun bilincinde olanlar attıkları adımdan emin, tereddütsüz dövüşmeyi seçtiler o nedenle faşist cuntaya karşı. Ellerinin uzandığı her anda “Venceremos” dediler faşizme. Her inşaat granitten kaleye dönüştü ve zor günlerde verilen sözden bir milim geri çekilmediler.

Dönemin güçlü yapılarının cuntaya karşı beklenen direniş odağını yaratamaması, mücadelenin zaaflarının baskın gelmesi cunta için “Allah’ın lûtfu oldu.” Hızla kurumsallaşıp demokrasi maskesini suratına geçirdi. “Bitti” dediler. “Kardeş kavgası sonlandı, şimdi demokrasi zamanı…” Oysa her şey yeni başlıyordu.

12 Eylül Bugün

12 Eylül askeri faşist darbesinin asıl gerekçesi 24 Ocak Kararları’yla neoliberal modele geçmekti. Gelişen sınıf ve halk hareketi onun önünde engel teşkil ediyordu. Devlet sivil faşistler eliyle yaptığı kitle katliamları ve yükselen antifaşist mücadeleyi bir kardeş kavgası gibi göstererek bu gerçekliği maskeliyordu. O nedenle, kökten bir değişim için orduyu işbaşına getirdiler. Başlangıçta ona ilerici bir rol biçen TKP ve faşist karakterini göremeyen Kurtuluş gibi örgütler başta olmak üzere Sol’un büyük bir bölümü onu 12 Mart gibi geçici bir ara dönem olarak değerlendirdi. Stratejik olarak toplumu önce silahsızlandırıp örgütsüzleştirecek, sonra da hafızasızlaştıracaktı. Sendikaları, dernekleri kapattı. İlk işi grevleri yasaklamak oldu. O nedenle ilk övgüyü uşaklığını yaptığı tekellerden ve ABD’den aldı. Onların çocukları “başarmıştı.”

Cuntanın amacının ne olduğunu ve kime/kimlere karşı yapıldığını en açık sözlü ifade eden Halit Narin oldu. İşçileri kastederek “Bugüne kadar onlar güldü, şimdi gülme sırası bizde…” diyordu. Bugün demokrasi kahramanı gibi gösterilen Koç, Metris Hapishanesi’ni inşa ederek cuntanın emrine sunuyordu. Faşist cunta eğitimden sağlığa her alanın neoliberal politikalara göre şekillenmesinin, piyasalaşmasının önünü açıyordu. Cunta şefi Evren laiklik nutukları çekerken, elde Kur’an şehir şehir geziyor, din derslerini zorunlu hale getiriyordu.

Politikleşmesini başa bela olarak değerlendirdikleri gençliği baskı altına alabilmek için postal gölgesinde YÖK’ü kurdular. Devlet memurları kanunu ile kamu emekçilerini adeta sessiz robotlara dönüştürmek istiyorlar, işçilerin her tür güvencesini elinden alıyorlardı.

Bu politikaların etkisini çok sonra acı deneyimler ile görecektik. ’89 sonrası yükselen işçi hareketi ve devrimci mücadele, bu politikalara büyük oranda set olmuştu. Öğrenciler YÖK’ün kampüslerine, işçiler havzalara, kamu emekçileri masa başlarına sığmıyor, alanlara taşıyordu.

’96 sonrası başlayan ve 19 Aralık Katliamı ile doruğuna ulaşan gerileme ve tasfiyecilik hızla toplumun örgütsüzleşmesine neden oluyordu. Bu örgütsüzlük AKP’nin ilk yılındaki demokrasi müsameresiyle birleşiyor, hızla bir hafıza yitimi yaşanıyordu. 12 Eylül’ü sadece mağduriyetler üzerinden anlatmanın bir sonucu olarak AKP hiç alakası olmadığı halde 12 Eylül karşıtlığını çorbaya çevirip tekeline alıyordu. Hafızasızlık gülünç bir hal alıyor, Erdoğan, Erdal Eren ile faşist Pehlivanoğlu’nun mektuplarını okuyup ağlıyor, Abdullah Gül 1981’de açılan Metris’e 1980’de mahkûm olarak konuluyor hatta askerler ile halasının evine uğrayıp kahve içiyordu!..

Böyle bir garabet içerisinde neoliberal politikalar hızla uygulanıyor, doğanın her yeri talana açılıyor, özelleştirme ve taşeronlaşma hızla yükseliyor, eğitimin gericileştirilmesinin koşulları yaratılıyordu. Öyle bir “demokrasi şöleniydi” ki, Kürt halkının yeminli düşmanı Evren bile “eyalet sistemi falan” diyordu.

Maskenin düşmesi gecikmedi. Özellikle Gezi İsyanı ve 2015 sonrası 12 Eylülcüleri kıskandıracak şekilde gelişti. Demokrasi maskesi tamamen atıldı. Ülkenin doğusunda (zaten başka yeri bölge ismiyle anılmıyor) hiç takılmamıştı o maske. Orada her gün 12 Eylül’dü. Şimdi her yer öyle. Aslında 12 Eylül hiç bitmedi. Toksik bir atık gibi yayıldı bu topraklara ve ilk gününden daha zararlı.

Eğitim korkunç bir gerici kuşatma altında. ÇEDES ile gerici tarikatlar ile çalınıyor körpecik çocukların geleceği. İşçiler güvencesizliğin ve iş cinayetlerinin pençesinde. 12 Eylül sabahı teslim kuyruğuna giren DİSK yönetimini aratmıyor bugünkü DİSK. Kamu emekçileri yoksulluğa mahkum ediliyor. “Kürt anasını görmesin, Kürt halay çekmesine” dönüştü. Yabancılaşma, duyarsızlık, çıkarcılık ve muhbirlik toplumu zehirli bir ağ gibi sardı. Özetle 12 Eylül katmerlenerek sürüyor.

12 Eylül’ün en büyük başarılarından biri de milyonlarca insanın bunun farkında olmamasını sağlamaktı. 12 Eylül’ü sadece işkencelerin ve kötülüklerin yaşandığı bir zaman diliminden ibaret gösterip nedenlerini anlatmayanların da bundaki payı yadsınamaz.

Bugün 12 Eylül sürüyor ama bu sonsuza dek süreceği anlamına gelmiyor.

Çünkü o yıkılmakta olan bir düzene dayalı. Yarına ve sonsuza kalacak olan bizleriz. 

Çünkü bu dünyayı değiştirme gücü bizim emekçi ellerimizde. Soma’da, Hopa’da, 3. Havalimanı’nda, metal fırtınada, kurye ve depo işçilerinin direnişlerinde, Urfa ve Antep tekstil işçilerinin grevlerinde yükselen umudu büyütmekte. Bilinci kuşanıp o bilincin ışığında dövüşmekte. Fabrika fabrika, işyeri işyeri okul okul örgütlenip yürümekte karanlığın üzerine. Sonda söyleyeceğimizi en başta söylemiştik zaten “BİZ KAZANACAĞIZ!”