Kazım Bayraktar
“Paranın gücünün büyüklüğü benim gücümün büyüklüğüdür… Ben kötüyüm, namussuzum, vicdansızım, aptalım; ama para onurlandırılmıştır ve sahibi de öyledir. Para en yüksek iyiliktir, dolayısıyla sahibi de iyidir. Ayrıca para beni namussuz olma derdinden de kurtarır; o yüzden, ben de namusluyumdur.”(7)
Bir mafya babası gazeteciye verdiği röportajda “parayı takip et suça ulaşırsın” demişti. Kastettiği suç hukuken suç sayılan eylemdi. Para sadece “suç”un değil toplumsal çürümeyi özel mülkiyetin toprak-köle ve toprak-serf biçimlerinde bile görülmemiş düzeyde tarihsel doruğuna ulaştıran kapitalizmin yeniden keşfettiği tanrısal güçtür. O güç eskiden ticarette dolaşım aracı olan paranın kapitalist sistemde sermaye birikim aracına dönüşmesinde gizlidir.
Kapitalist çürüme ve çürütmenin yaşadığımız tarihsel kesitteki toplumsal boyutları ve derinliği, biri en güçlü emperyalist siyasetin, diğeri en büyüklerinden biri olan tekelci emperyalist sermayenin başında olan iki figür tarafından temsil ediliyor: Donald Trump ve Elon Musk.
İnsanlığın binlerce yıllık kafa ve kol emeğinin tarihsel birikimi olan en gelişmiş uydu ve iletişim sistemlerinin ve dijital teknoloji araçlarının tekelini Musk denilen bir asalak ele geçirdi. Bir yandan kapitalizmin yıkıcı rekabet ortamında siyasi iktidarın gücünü arkasına alarak, öte yandan devletin savaşla ele geçireceği pazar ve kaynaklara çökerek sermayesini/iktisadi gücünü daha da büyütmek için hem ABD’nin savaşlarına (örneğin Ukrayna savaşına 400 milyon dolar değerinde binlerce Starlink uydu ünitesi bağışlayarak) teknolojik hizmet hem de başta Trump’a yaptığı gibi Almanya’daki Nazi yanlısı faşist AfD’ye finansal destek sağlamaya ve üstelik diğer siyasi kesimlere de hakaret etmeye başladı. Başka bir ülkenin iç işlerine karışmakla suçlandığında “Benim Almanya’da sermaye yatırımlarım var, karışmak hakkım” dedi. Sahibi olduğu TESLA adlı dünya tekelinin elektrikli araç üretiminde kullandığı lityum iyon pilinin hammaddesini Bolivya’dan tedarik ediyordu. Bolivya devlet Başkanı Evo Morales ABD’nin çıkarlarına dokunan kararlar almaya başlayınca ABD Bolivya’da darbe tezgahladı. Darbe ile ilişkisi olduğu iddialarına hiç gizleme gereği duymadan pişkince yanıt verdi: “Kime istiyorsak darbe yaparız”. Nazi iktidarının toplama kamplarından milyonlarca insanı ayırıp işçi-köle olarak bağışladığı Thyssen, Krupp, IG Farben, Bosch, Blaupunkt, Daimler-Benz, Philips, Demag, Henschel, Junkers, Messerschmitt, Siemens ve Wolkswagen gibi önde gelen Alman şirketlerinin Nazilerle işbirliği Musk’un Nazi tutkusunda yeniden güncelleniyordu.
Öte yandan dünyayı üçüncü bir emperyalist savaşa doğru sürüklerken saldırgan, patavatsız siyasi çıkışlarıyla da gündem olan ABD Başkanı Trump, 124 ülkenin imzaladığı sözleşmeyle kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından insanlığa karşı suçtan tutuklama kararı verilen Netanyahu ile kol kola, soykırımdan geçirilmiş Gazze’den Filistinlileri zorla çıkararak kenti ABD’nin ticaret merkezine dönüştürme hayalini dünyaya ilan etti.
Trump ve Musk, aynı paranın iki yüzü. Saldırganlık, zorbalık, açgözlülük, küstahlık, hiçbir etik ve kural tanımazlık ortak ruhsal özelliklerini oluşturuyor. Ruh deyince Grimes’i anmadan geçemeyiz.
İnsan metalaşarak, insan ilişkileri şeyleşerek çürüyor. Sermayenin ve devletin doruklarında iğrenç biçimlere dönüşüyor. Justine adlı bir yazarla evli olan Musk darbelere, savaşlara, faşist örgütlere yardım yataklık ederken iki çocuk sahibi olduğu sevgilisi Grimes “ruhunun” bir parçasını 10 milyon dolar karşılığında bir sanat sergisinde satışa çıkaracağını ilan etti. Ruhunun tescillendiği resmi bir belge serginin “baş eseri” olacaktı. Sanata da yansıyan çürüme şu cümlelerinde kaba bir güldürüye dönüşüyordu: “Hiç kimsenin satın almasını istemedim, bu yüzden 10 milyon dolar paha biçmemiz gerektiğini söyledim… Ayrıca, avukatımla gerçekten sanat üzerinde işbirliği yapmak istedim. Yasal belge biçimindeki fantastik sanat bana çok etkileyici geliyor” dedi ve felsefenin klasik temsilcilerini mezarlarında ters döndürecek bir ironiyle tamamladı: “Üzerine düşündükçe felsefi açıdan daha ilginç bir hal aldı.”
“Hay kör şeytan! Ellerinin ve ayaklarının da/Kafanın da kıçının da senin oldukları açık” (8) onları kimse senden alamaz. Ama insanal özünü yitirmiş ruhunu piyasaya sürmende bir sakınca yok. Talip çıkar mı bilmiyoruz. Dünya popülizm hastası “Salak Milyoner”lerle dolu. Ama para seni de onları da akılla donatır: “Ben beyinsizin biriyim, ama para her şeyin gerçek beynidir; o zaman, onun sahibi nasıl beyinsiz olsun? Üstelik, paranın sahibi akıllı insanları kendisi için satın alabilirken, akıllılar üzerinde gücü olan, akıllıdan daha akıllı değil midir? Para sayesinde insan yüreğinin can attığı her şeyi yapabilen, bütün insani yeteneklere sahip olan ben değil miyim? Dolayısıyla, bütün yeteneksizliklerimi karşıtlarına dönüştüren benim param değil mi?” ( K. Marx, age.)
Çürümenin Devlet-Erkek Egemen Cinsel Boyutu
Kapitalizmde doruğuna ulaşan çürümenin bir de cinsel boyutu, cinsel sapıklıklardan kundaktaki bebeklere tecavüzlere kadar sayısız biçimleri var. En çarpıcı örneklerden biri Türkiye’de yaşandı.
2010 yılında Siirt’te yoksul bir aileden gelen 14 ve 16 yaşlarında iki kız kardeşe yaklaşık yüz kişi tecavüz etti. Kızların şikayeti üzerine olay ortaya çıktı ve yargıya intikal etti. Tecavüzcülerin arasında başta kızların okul müdürü olmak üzere Siirt’in tanınmış ailelerine mensup esnaf, hacı dedeler, asker ve polis vardı. Yani eşraf ve devlet erkanının diğer bir deyimle erkek egemenliğine kaynaklık eden siyasi-iktisadi gücün Siirt temsilcileri. Aylarca süren tecavüz tam bir toplumsal gizlilik içinde gerçekleştiği gibi cezasızlık politikasıyla malul yargı da gizlilik kararı vererek failleri gizlemeye çalıştı. Gizlilik devam ederken basına yansıyan haberlerde “Olayın failleri olan ancak ismi sır gibi saklanan şeyh ve imamların tecavüze uğrayan kız çocuklarına evlendirileceği vaadi verilerek tecavüz ettikleri belirtilirken, şeyh ve imamların seçim döneminde AKP için oy çalışmalarına katıldıkları iddia edildi. Özellikle ismi sır gibi saklı tutulan şeyh ve imamların Arapların içinde sözü dinlenilen bir isim olduğu” belirtiliyordu. Öyle ki, “A.G. Mahallesi muhtarının birçok kez valiliğe dilekçe vermesine rağmen valinin, ‘gösteri yapmasınlar fuhuş yapsınlar’ cevabı verdiği” dahi iddia edildi. Kanıtlanmamış iddialar tartışılabilir. Ancak sistemin kabarık kirli sicilinde yer alan yüzlerce, binlerce benzer olayda ortaya çıkmış kanıtlar bu olaya da karine oluşturur.
Tarih boyunca tüm toplumsal dinamiklere şu veya bu biçimde yansıyan kadın-erkek ilişkileri toplumsal çürümenin de aynasıdır:
“…İnsandan insana dolayımsız, doğal, zorunlu ilişki kadın erkek ilişkisidir. … Bu ilişkiden yola çıkarak, demek ki, insanın tüm kültür düzeyi yargılanabilir. İnsanın kendisi için ne ölçüde türsel varlık, insan durumuna gelmiş ve kendini böylece kavramış bulunduğu bu ilişkinin özlüğünden çıkar; erkek kadın ilişkisi insandan insana en doğal ilişkidir. Öyleyse insanın doğal davranışının ne ölçüde insanal duruma gelmiş ya da insanal özün onun için ne ölçüde doğal öz durumuna gelmiş bulunduğu bu ilişkide görünür.” (9)
İnsanın evriminde kazandığı insanal özün özelliklerinden biri de cinsel ilişki biçimlerinde ortaya çıkar. İçgüdüleriyle rasgele cinsel ilişkilere giren hayvandan uzaklaştıkça insan, belli kurallar çerçevesinde toplumsal bir düzen dahilinde çok eşli ilişki biçimlerinden gittikçe daralarak tek eşliliğe doğru evrimleşirken, hayvanal içgüdüden insanal duyguya, nihayetinde bireysel aşka ulaşır. Özel mülkiyet çağına geçildiğinde mülkiyet ekseninde devlet-erkek egemenliğinin dayattığı, esas olarak eve kapatmak üzere kadına özgülenmiş tek eşli evlilikler çağı aynı zamanda insanın cinsel özüne yabancılaşma ve giderek cinsel duyguların çürüme çağıdır.
Komünist Devrim Zorunluluğu
Sınıflar mücadelesi tarihi aynı zamanda çürüme ve silkinmelerin, gerileme ve ilerlemelerin, Aristo’nun deyimiyle oluş ve bozuluşların, isyan ve devrimlerin tarihidir. Antikçağda ayrıcalıklı zümre ortaklığında başlayan özel mülkiyetin her biçiminde görülen, mülkiyetin tam bireyselleştiği kapitalist sistemde tarihsel doruğuna ulaşan toplumsal çürüme, bu kez öncekilerden farklı olarak özel mülkiyetin biçimini değil kendisini hedef alan yeni bir silkinmenin tarihsel zorunluluğuna işaret ediyor.
“Hem bu komünist bilincin kitlesel bir ölçekte üretilebilmesi hem de davanın kendisinin başarısı için, insanların kitlesel bir ölçekte değiştirilmesi ancak pratik bir hareket içinde, bir devrimde gerçekleştirilebilir; dolayısıyla, sadece egemen sınıf başka bir yolla devrilemeyeceği için değil, ama aynı zamanda, onu deviren sınıf ancak bir devrimde kendisini geçmişin bütün pisliğinden temizleyebileceği ve yeni bir toplumu kurmaya uygun duruma getirebileceği için de devrim zorunludur.” (10)
Bu tarihsel zorunluluğun sınıfsal dinamiklerinin duygusal kaynağı olan insanlığın komünal aşamasında kazanılan o insanal öz, sömürülen sınıfların ve ezilen halkların kolektif bünyesinde varlığını hala koruyor ve her isyanda ben buradayım diyor, zorunluluğun bilince çıkarılmasını dayatıyor.
(7) Marxs, 1844 El Yazmaları
(8) Goethe’den aktaran Marks, 1844 El Yazmaları
(9) K. Marx, 1844 El Yazmaları sf.189, bba
(10) K. Marx, F. Engels, Alman İdeolojisi
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!