Poyraz Soysal
Her şeyi yutan bir girdabın içindeyiz ve direnmek, her anı ve her koşulu değerlendirmek yaşamsal bir zorunluluk artık. Çünkü faşist terör altında neoliberalizmin her şeyi metalaştıran, yabancılaştıran ve yok eden pratiğini iliklerimize kadar hissediyoruz. Kışlarımız neoliberal yağmanın açgözlülüğü yüzünden depremlerde, madenlerde yaşamı çalınan insanların öfkeli acısıyla geçiyor; yazlarımız sokakta yaşayan hayvanlarımızı korumaya çalışmakla, bir avuç zeytini sermayenin küf kokan kanlı dişlerinden korumaya çalışmakla geçiyor.
İklim kanunuyla toprağa dokunmamız adeta fiilen yasaklanıyor. Bu vahşi kanunla, iktidar halkın iradesine çökerken, ırkçılar “Türkiyeli değil Türküm” kampanyasıyla saçma sapan gündemi meşgul ederken, Leman Dergisi’nin bir karikatürü üzerinden adeta yeni bir Madımak yaratmaya çalışan gerici kampanyalar örgütlenirken her şey elimizden alınıyor. Tek vasıfları sermayenin yıkım politikalarına güzelleme düzmek olan gazeteci kılıklı işbirlikçiler zeytinin bile taşınabileceğini iddia ediyor. Hem de bir savaş suçu olan Suriye’deki zeytin ağaçlarının taşınmasını örnek vererek. Bütün kaynak sularımızın, ciğerlerimizin maden şirketlerinin insafsız ellerine geçirecek yasa maddesini engellemek için farklı bölgelerden yelen yaşam savunucuları ve köylüler Ankara’da nöbette. Salı günü kritik maddeler geçecek, onu bekliyorlar. Ses olunmasını bekliyorlar. Toprağımızı, havamızı ve suyumuzu halk olup koruyalım istiyorlar. Bu barbar düzenin o tasarıyı geçirebileceğini düşünseler de son ana kadar direnmeye kararlılar. Dün Cemal Süreya Park’ında yaşam nöbetinde olan köylüleri ve yaşam savunucularını ziyaret ettik. Öylesine güzel anlatıyorlar ki dertlerini, seslerine kulak vermemek için iflah olmaz bir halk düşmanı olmak gerek diye düşünmeden edemiyor insan. Marks’ın “doğanın yarattığına karşın insanın yarattıkları” şeklindeki kültür tanımı gelip zihnine oturuyor insanın o sohbet sonrası. Özellikle tüm ömrünü zeytinlere vermiş köylü bir arkadaşı dinlerken.
Bu Herkesin Kavgası
Ankara’da tipik bir Pazar günü. Sokaklar yarı tenha denebilecek yalnızlıkta. Yabancılaşmanın sonucu diye düşünüyorum bu tenhalığı. Geleceğimizi kökten değiştirecek bir karara karşı mücadele edenler var ve biz Pazar mahmurluğundayız. Parka gidiyoruz. Orada mahalle dayanışmasının gösterdiği güzel birlikteliği öğrendiğimizde bir nebze rahatlıyoruz. Masalara oturup dinleniyor yaşam savunucuları. Bir masaya oturuyor ve Fatsa’dan gelmiş bir yaşam savunucusuyla sohbet etmeye başlıyoruz. Arkadaş, “Çoğu yerde yaşam savunucularıyla işçileri karşı karşıya getiriyorlar. Bazı sendikalar da buna çözüm geliştirmiyor. Bölge halkının elinde ne varsa alıyorlar, sonra da onları işsizlik korkusuyla baş başa bırakıyorlar. Bölge halkı işsiz kalma endişesiyle yer yer çevrecilere karşı gelebiliyor” dedi. Sonrasında, özellikle madenlerin verdiği zararın halk tarafından gözlemlenmesi bu durumu değiştirdi diyen aktivist sözlerine şöyle devam ediyor: “Halk bir bütün halinde bu politikalara karşı çıkıyor. Mesela Fatsa’daki altın madeni kapattırıldı. Konu doğa olduğunda politik görüşü çok farklı olan insanlar bir arada mücadele edebiliyor. Mesela dini ideolojisi ön plana çıkan partilerin üyeleri Karadeniz’de bir Alevi köyünün şirketlere karşı direnişine destek verebiliyor.” Tüm yetersizliklerimize ve mevcut koşulların elverişsizliğine rağmen zihnime yer eden sitemle karışık bir eleştiriyi de ekliyor dostumuz: “Sosyalistler bu işlerin biraz dışında, hep kent kökenli politikalar yürütüyorlar” diyor. “Hep mi sosyalistler suçlu” sorusu zihnimde dönerken, ‘80 öncesi devrimcilerin oralarda nasıl yer edindiklerini, köylülerin yaşamıyla kendi yaşamlarını nasıl birleştirdiklerini hatırlıyorum. Evet aynı suda defalarca yıkanılmaz ama suyun akışını kendi lehimize çevirmek de en temel sorumluluğumuz.
Doğal Ölmek İstiyoruz
Biz sohbet ederken Muğla köylerinde yaşayan bir kişi gelip söze giriyor. Nazım’ın “o topraktan öğrenip kitapsız bilendir” dizelerini hatırlatan bir bilgeliği var arkadaşın. Hayranlıkla dinliyoruz. Zeytini anlatıyor uzun uzun. “Babamdan öğrendim” diyor. Zeytinin aslında taşınamayacağını, taşınsa bile verimli olmayacağını belirtiyor. Zeytinin aşılanma sürecini anlatıyor. Bölgedeki ilk zeytin yetiştirme süreçlerinden başlayarak…
Zeytini dile getiriyor. “Sabah acıkırsınız etimi yersiniz. Serinlemek istersiniz gölgeme sığınırsınız. Yağa ihtiyacınız olur yağımı kullanırsınız. Düğünlerde ve savaşlarda barış göstergesi olarak sunarsınız dallarımı” diyor ve devam ediyor. “Bir yerde bir su kaynağı varsa orada hayat vardır, bereket vardır. Ağaç vardır. Gölgesinde dinlenirsin. Dallarına kuşlar konar hayatı güzelleştirir. Meyvesini yersin” diyor. Bir arkadaş bu konuşmanın Homeros’un zeytini konuşturduğu bölümleri hatırlattığını söylüyor. Aslında biz sadece zeytini değil yaşamı konuşuyoruz o anda. Bazı yaşam pratiklerini Latin Amerika köylü geleneklerine benzeten arkadaşlar oluyor. Doğa ve insan her yerde benzer bir pratik içinde sonuçta…
Köylü dostumuz tekrar söze giriyor: “Doğal ölürdük bir damla suyu pamuğa koyar kişinin ağzına götürürdük. Şimdi insanlar ilaçlarla şişerek ölüyor.” Sonra ekliyor: “Bizim köylerde çok güzel sosyal faaliyetler olurdu.” Kısacası yaşamı çok seviyor dostumuz ve onun için mücadele etmeye kararlı olan binlerce yaşam hakkı savunucusundan biri. Salı günü o tasarı geçse bile mücadeleyi sürdüreceklerini vurguluyor. Sohbete doyamıyoruz ama hiçbir şey sonsuz değil. Kalkmak zorundayız. Kalın kalın kitaplardan yıllarca uğraşarak öğreneceğimiz ne varsa o kısacık konuşmada depoluyoruz. Böyle güzel sohbetleri daha güzel bir dünyada, o güzelim ağaçların altında yapmak mümkün hele bir gitsin soyguncular. Hele bir yenilenelim.
Zihnimde tonlarca soru işareti ve Vitezslav Nevval’ın şu dizeleriyle oradan ayrılıyorum. “Çekip gidince soyguncular, bir başka dünya kuracağız.
Yaşamak neymiş, yaşamak, sen o zaman gör bak!”
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!