H. Selim Açan
Hrant Dink’in, Ermenilerin bu topraklarla bağını anlatırken verdiği bir örnek çok sarsıcıdır. Yıllar önce terk etmek zorunda bırakıldıkları köyünü görmek için her yıl uzaklardan kalkıp gelen yaşlı bir Ermeni kadının son ziyareti sırasında yaşamını yitirmesi üzerine Hrant’a ulaşan köylüsü, kadını kendi köyünde toprağa vermek istediklerini söyler. Kadının kızıyla bağ kurulur, yaşlı köylü ona şunu der: “Anandır, atandır. İstediğin yere gömebilirsin elbette. Ama bırak burada kalsın! Su çatlağını buldu!”
Sel Yayıncılık’ın kurucusu, 1974’ten beri yoldaşım İrfan Sancı, Adnan Yücel’in şiirlerinin yayın hakkını sonunda resmen aldıkları haberini verdiği zaman aklıma o sarsıcı söz geldi: Adnan nihayet çatlağını buldu!
Kimi dizelerini bugün sınıf düşmanlarımızın dahi ağzından duyar olduğumuz Adnan yoldaş, değeri aslında çok geç anlaşılmaya başlanmış sosyalist bir şairdir. Hak ettiği mertebeye eriştiğini de hâlâ söyleyemeyiz. Düşünce ve gönül birlikteliği içinde olduğu yoldaşları olarak bizim bu konudaki sorumluluğumuz büyüktür.
En büyük hatamız da onu yıllarca tabiri caizse kurdun-kuşun eline bırakmış olmamızdır. Elimizde olmayan nedenlerin de payı vardır bu ihmalde ama sonuçta Adnan’ın sadece şiirleri değil adı ve anısı da kolektifimizin değerlerini yıllardır ticari ve siyasi sömürü nesnesi haline getirip metalaştıran tüccarların ve tarih talancılarının eline kalmıştır.
Sanatta hatta siyasette de her yaratım süreci bir ‘serüven’dir. Sonuçları belirsiz, bu anlamda ‘macera’ özelliği taşıyan bir yolculuktur. Adnan’ın şiir serüveni de aslında 1970’lerde başlar. İlk şiir kitabı olan Kavgalara Sözlenen Sevda 1979 yılında yayımlanır. Fakat “amatörce” bulduğu o şiirlerinin bir daha basılmasını istemez ve ölmeden önce külliyatından çıkarır. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek başta olmak üzere ‘unutulmazlar’ arasına giren şiirleri ise 1980 sonrasının ürünüdür.
Türkçe şiire dair dönemlendirmeleri baz alacak olursak bu durumda Adnan’ı, bir ‘akım’ veya ‘ekol’e bağlılıktan ziyade şairlerin bireysel ve özgün şiir anlayışları temelinde şekillenen 12 Eylül sonrasının postmodern “çok başlılık” döneminin şairleri arasında saymak gerekir. Fakat böyle mekanik bir tasnif, Adnan Yücel’i Adnan Yücel olmaktan çıkarmak anlamına gelir. Çünkü o, şiirlerinin içeriği, daha doğrusu ruhu ve beslendiği kaynak(lar) itibariyle 1980 öncesinin toplumcu gerçekçilik akımının son Mohikanlarındandır. Türkiye solunun 12 Eylül askeri faşist darbesi karşısında uğradığı utanç verici yenilginin yarattığı hayal kırıklığı yanında o yıllarda yükselme sürecindeki neoliberalizmin çekim gücüne kapılarak ‘bireysel takılmayı’ seçenler arasına sokamazsınız onu. Şiirdeki konumunu en özlü biçimde kendisi özetler zaten: Hasan Hüseyin’i “ustam” olarak tanımlar, Nazım’ı ise “ustamın ustası”…
Adnan’ı Adnan olmaktan çıkaran yaklaşımların en yaygın biçimi onun TİKB (Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği) ile olan gönül bağını ve düşünsel ortaklığını “yok” saymak, daha doğrusu silikleştirip belli belirsiz bir gölge haline getirmek oluşturur. Adnan elbette emeğe, emekçi insana olduğu gibi doğaya, dağlara, börtü-böceğe, kurda-kuşa da aşıktır. Ama her kim Adnan’ı politik-örgütsel kimliğinden arındırıp şiirlerinde güçlü imgeler olarak kullandığı turnaların, çınarların, badem ağaçları ya da nar çiçeklerinin şairi olarak tanımlamaya kalkarsa Adnan’ı hiç anlamamış demektir. Onu görünüşte göklere çıkaran anlatımlarda bile görürüz bu kimliksizleştirme operasyonunu. Örneğin Adnan’ı “Med ülkesinin modern zaman destancısı” gibi etkileyici bir tanımla betimleyen Meltem Yıldırım onu sadece Ateşin ve Güneşin Çocukları nehir şiirine, dolayısıyla Kürt sorununa ve özgürlük mücadelesine duyduğu tarihsel bir derinliğe de sahip saygısına indirger.[1]
Ancak görece “masumane” sayılabilecek bu tarz eksik okumalar dışında bir de Adnan’ı bilinçli olarak TİKB’li kimliğinden soyundurmaya çalışanlar vardır. Bunu yapanlar ise bir zamanlar TİKB’nin kadrosu ya da taraftarı olan ama bugün -daha doğrusu yıllardır- mücadelenin fersah fersah gerisine/dışına düşmeyi seçmiş yol arkadaşlarıdır. TİKB’nin adı yine anılmaz bunların anlatımlarında da. Bir zamanlar kim oldukları belirsiz direnenler, dövüşenler, teslim olmayan “birileri” vardır. Adnan onların varlığından ve duruşundan bunlar sayesinde haberdar olmuştur!!! Bu bağlamda hepsi birer menajer pozu takınırlar: Biri “Adnan’ı ben keşfettim” iddiasındadır, öteki “Adnan’ı örgütleyen”dir, beriki “Adnan en çok benden etkilendi” havalarındadır. Kısacası böyleleri -Osman ya da Fatih anlatımlarında olduğu gibi- Adnan’ı ‘anlatır gibi’ yaptıklarında da aslında kendilerini parlatmanın peşindedirler. Öte yandan bu kişisel resmi tarih anlatımlarına inanacak olursanız Adnan kolayca birilerinin gazına gelen biridir! Adnan’ı bir fon ya da aksesuar olarak kullanan bu ‘benmerkezci’ anlatımlarda hiç utanıp sıkılmadan başvurulan çarpıtma ve yalanlarla da çok karşılaşırsınız.[2]
Adnan Yücel’in şiirleri kuşkusuz bütün devrimci hareketin, faşizme boyun eğmeyenlerin, direnenlerin, devrimci değerlerine ve ideallerine bağlı kalanlarındır. Yazılmalarının üzerinden neredeyse yarım asır geçtikten sonra bugün bile yolu mücadeleden geçenlerin dilinde, ezgisinde, yüreğinde yaşıyorsa bu şiirler tabii ki bizler için de övünç kaynağıdır. Ancak bir gerçeğin üzerinden atlamaya da kalkılmamalıdır: Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek başlıklı nehir şiiri başta olmak üzere Adnan Yücel’in 12 Eylül sonrası kağıda döktüğü şiirlerinin ezici bir çoğunluğunun esin kaynağı TİKB’nin 12 Eylül faşizmi karşısında sergilediği pratiğin yanı sıra onun çizgisi, temsil ettiği değerler ve duyarlılıklarıdır. Öyle ki, Mezopotamya tarihine ve mitolojiye hakimiyetinin yanı sıra Kürt sorununa ve özgürlük mücadelesine duyduğu yakınlık ve saygı temelinde kaleme aldığı Ateşin ve Güneşin Çocukları şiirinde dahi bu ortaklaşmanın payı büyüktür.
Tabii ki Adnan bu çizgiyle her şeyden önce kendi bilinci, toplumcu şiir anlayışı, entelektüel birikimi, derin tarih ve mitoloji kavrayışı ve şair duyarlılığı sayesinde yakınlaşıp bütünleşmiştir.
Küçük ama militan Bolşevik bir örgüt olarak TİKB, 12 Eylül faşizmi karşısında mücadelenin istisnasız bütün cephelerinde (dışarda, poliste, zindanlarda ve faşist sıkıyönetim mahkemeleri karşısında) sergilediği bütünsel ve net devrimci duruşla Adnan Yücel’in sanatsal destanlarına esin kaynağı olmuştur. Bu temel izlek, TDH tarihini ve TİKB’nin onun içindeki konumlanışını biraz olsun bilen herkes tarafından rahatlıkla görülebilir.
Bir gün öncesine kadar muazzam bir kitleselliğe ulaşan devrimci hareketin 12 Eylül sabahından itibaren büründüğü sessizliğe karşı “çapına bakmadan” savaşma kararı almasını “ey her şeye bitti diyenler”le başlayan satırlarda; bulunulan her alanda direniş ve faaliyeti sürdürmekte ısrar kararını “bir bir çekilirken teslim bayrakları / ve kaçmalarla uzarken / göçmelerle tozarken Avrupa yolları / durdu bir avuç yiğit / bir tutam kırçiçeği” satırlarında; işkenceciler kim olduklarını çok iyi bilseler dahi sorgu sırasında üzerlerinde çıkan sahte kimlikte direnenleri “ve en dayanılmazında tufanların / adlarını bile söylemediler” satırlarında; TİKB’nin uzlaşmaz tavrının sembolü haline gelen “demir leblebi” metaforunu “sanki demir leblebiler / yiyenin dişini sökerler / ölüme güler geçerler / yeraltında o nehirler / o nehirler” satırlarında; tek tip elbise saldırısına karşı 1984’teki Ölüm Orucu Direnişi’ni “ey bugünden yarınları görenler / yekpare mermer dediler adınıza / ölüm oruçlarında şiirleşirken dediler / ve kuraklığın yetmiş beşinci gününde / bahçeler dolusu filizleşirken dediler” satırlarında; bu direnişin 66. gününde ölümsüzleşen TİKB MK üyesi Mehmet Fatih Öktülmüş’ün yoldaşlarına hitaben yazdığı ve “Arkamızdan bizleri çok övüp, toprak altında yüzümüzü kızartmayın olmaz mı? Devrim, sosyalizm ve sınıfsız toplum yolunda üstümüze düşen görevi yerine getirmekten mutluluk duyuyorum” diyerek bitirdiği son mektubu “ölümün koynunda biter açlığımız / sakın ha bizi çok övmeyin / övüp de yeraltında üzmeyin / işte bizden önce giden dostlar / yine gülümseyen yüzlerle / denetleyen gözlerle bakıyorlar” satırlarında görebilirsiniz. Dolayısıyla bu ilişkiyi yok sayıp üzerinden atlamaya kalkanlar, Adnan’ın dizelerini ezbere okuyor olsalar dahi onun ruhundan habersiz, dahası ona yabancı demektir.
Her şiirsever aynı bağlantıyı, “kartal” imgesiyle Fatih’i (Öktülmüş) [3], “Adana’nın Osman’ı ben olacağım” kararlılığıyla 1980 Aralık’ında Kiremithane sokaklarında çatışa çatışa ölümsüzleşen Metin Aydın’ı [4], yıllar sonra teşhir masasına indirdiği tekmeyle işkencede direniş geleneğini bir adım daha ileri götüren Remzi Basalak yoldaşları anlattığı [5] Çukurova Çeşitlemesi’nde, “Bir devrin sembolü” olarak tanımladığı ’84 Ölüm Orucu gazisi yoldaşımız Aysel’i (Zehir) anlattığı Direnç Çiçeği şiirinde de [6] bariz olarak görebilir.
1990’ların başından itibaren kolektifimizin ana damarıyla da ilişkilenen, özellikle yurtdışında örgütlenen neredeyse bütün TİKB etkinliklerine her seferinde büyük bir coşkuyla koşarak katılan Adnan yoldaşımıza gereğince sahip çıkmamanın özeleştirisi doğrultusunda ilk adımı 4. Konferans sürecimizin düğmesine basıldığı 2004 yılında attık. Konferans’a sunulan ilk önerilerden biri de onun TİKB Onur Üyesi olarak kabul edilmesiydi. Bilinçli olarak uzatılıp çürütülen o sürecin sonunda bu öneri sonunda Konferans Kararı olarak kesinleşti. O Konferans sonrası yıllarda olanaklarımız elverdiği sürece Adnan Yücel Kültür ve Sanat Festivalleri düzenledik.
Adnan’a olan vefa ve saygı borcumuzu ödeme çabalarımıza kendi cephesinden bir halka eklemeye de İrfan (Sancı) soyundu. Onu genç kuşaklara tanıtacak kitaplarının yeni baskılarının yıllardan beri yapılmayışını, var olanlarına da erişim sorununu yayıncı olarak da içine sindiremiyordu. Her şeyden önce Adnan’ın bir yoldaşı olarak bunu kendi cephesinden yerine getirmesi gereken bir borç ve onur sorunu olarak görüyordu. Yayın hakkını devralmak için yıllarca pek çok girişimde bulundu. Bu hakkın süresiz olarak kendisinde olduğunu iddia eden müflis tüccar, bu yetkiyi devretmek için önce deposunda beklettiği Adnan Yücel kitaplarının bütün kopyalarını belirli bir ücret karşılığında satın alması koşulunu ileri sürdü. Bu fırsatçı tutum içine sinmese de İrfan konuyu nihayete erdirmek için bunu da kabul etti. Bunu gören muhatabı bu kez işi iyice arsızlığa vurup sadece Adnan’ın kitaplarını değil yayınevinin sayıları yüzbinleri bulan kitaplarla dolu bütün deposunu satın alması koşulunu dayattı. Neyse ki yayınevinin başka girişimleri sonucunda bütün bunlar aşılabildi. İrfan’ın son nefesini vermeden önceki günlerinde bu müjdeyi verirken yüz ifadesi ve sesindeki coşku hâlâ gözlerimin önünde. Kitapların yeni baskılarını göremedi belki ama o da şunu bilerek gitti:
Adnan yatağını nihayet bulmuştu!
Dipnotlar:
[1] PolitikART, 27 Mart 2024, https://www.politikart.net/yazi/med-ulkesinin-modern-zaman-destancs-adnan-yucel
[2] Bu kuyruklu yalanlardan biri bu makalenin hazırlık sürecinde yaptığım okumalar sırasında çıktı karşıma. Sadece Adnan’ı değil TİKB’nin kolektif olarak yarattığı değerleri de metalaştırıp yıllarca sömürü nesnesi olarak kullanan müflis tüccar uydurmuş. Adnan’ın ölümünü bile paraya çevirmek için alelacele piyasaya sürdüğü, her yanından özensizlik ve amatörlük akan bir derlemede dile getirmiş bu yalanı. Adnan’ın 1995 yılında Bayrampaşa’da yaptığı ziyaret sırasında bizlerden biri -tırnak içine alınmış bir “Marksist”- İsmail Beşikçi’nin matbaadayken el konulan kitapları yüzünden yayınevinin ciddi bir mali krizle karşı karşıya kaldığını duyunca “Kendi düşen ağlamaz” demiş. Bu tepkinin gerisinde güya Beşikçi’nin kitaplarının basılmasına muhalefetimiz dolayısıyla Kürt sorununa duyarsızlığımız yatıyormuş. İsmail Beşikçi de atlamış bu hayasız yalanın üstüne. Onunla da yetinmeyip genelleştirmiş, iyice uçlaştırmış. Onun iddiasına göre de Adnan’ın Amed zindanında uygulanan vahşet ve buna karşı direnişten yola çıkarak Kürt ulusal sorunu ve mücadelesinin tarihsel haklılığını destanlaştırdığı Ateşin ve Güneşin Çocukları kitabı yayımlanana kadar yattığı hapishanelerdeki anmalar ve kutlamalarda -onun tanımıyla- “Türk solu” Adnan’ın şiirlerini okurken o kitabın yayınından sonra bu sahiplenme bıçak gibi kesilmiş. İstisnasız bütün örgütler Adnan’ın şiirlerini ağzına almaz olmuş. Beşikçi’nin kitaplarını basmaya soyunurken temel motivasyonu Kürdistan ve Avrupa satışlarından elde edeceğini umduğu gelirle köşeyi dönme hesapları olan bir değer tüccarının 1995’e gelene dek (ve sonrasında da) Kürt sorununa ve Kürt özgürlük mücadelesine yaklaşımının sayısız yazılı belgesi yanında 1992 gibi bir tarihte Kürdistan’da Askere Gitme kampanyası yürütmüş olan TİKB’ye sosyal şovenizm çamurunu bulaştırmak için uydurduğu, Beşikçi’nin de ortak olmakla kalmayıp Türkiye devrimci hareketinin geneline yaymaya kalkmakta hiçbir beis görmediği bu iftira Adnan’ın araçsallaştırılıp alet edildiği yüz kızartıcı ahlaki bir suç değilse nedir?..
[3] …Her özlemi yağmurla başlatan bu yerde
Bir kartal havalanır gökyüzüne
Adını yıldızların en görkemlisine yazar
Bütün yanlışlara gözucuyla bakar
Düşer sulara Seyhan olur akar
Ceyhan olur akar
Aşar dağları-denizleri ve kentleri
Bağcılar’da bahçeleri taşır güneşe
Metris’te ölümü gül diye yüreğine takar
[4] … Bir tohum patladı “bereketli topraklar”da
Yeşermiş bir gelenek tohumu
Gördükleri düşü hayra yordular
Sonra bir türkü tutturdular
Vuruldun da bittin mi sen
Gömüldün de yittin mi sen
Halaylarda kol kolasın
Yani o gün gittin mi sen
[5] …Varsın dilin koparılmış olsun artık
Alnın ezilmiş ve ellerin kesilmiş olsun
Yağıyor ki şimdi üstüne bir uzun yağmur
Onların elleri kan
Onların elleri çamur
Seninse dallarında bir gökkuşağı
Açıyor geleneğin tomur tomur
Bir yürekten alıp rengini
Bin yürekte yeniden patlıyor
Sen rahat uyu dost
Durmuyor çoğalması renginin-durmuyor
Coşup kabarıyor ırmak diliyle
Kabarıp taşıyor bentlerden
Yargılayan bir savunma oluyor herbiri
Yaşamı ve kavgayı yeniden sorguluyor
[6] …Toprağa ölüm düştükten sonra Hiroşima’da
Tüm bitkilerden önce yeşeren bir açelya
Şimdi Kadıköy-Rıhtım’da
Neyi çağrıştırıyor sana
Sen söyle ey direnç çiçeği-neyi
Liseli bir kız iken / saçlarında rüzgarlar
Cevizli tekelinde / ellerinde yarınlar
Elleri utandırır
Gözündeki söz senin / içindeki öz senin
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!