Perşembe, 5 Kasım 2026

Kara Ölüm ve Şehircilik



18. yüzyılın başlarında Avrupa’da büyük şehirlere doğru, özellikle de Londra ve Paris’e doğru çoğunlukla genç ve yoksul insanlardan oluşan büyük bir göç dalgası başladı. İnsanlar bu büyük şehirlere vardıklarında iş sıkıntısı olduğunu gördüler; 1720’de Londra’daki kentli yoksulların yalnızca yüzde 60’ı tam zamanlı çalışıyordu. Amerika’da birçok göçmen New York ve Philadelphia’dan sınırdaki uç bölgelere doğru geçerken, Britanya ve Fransa’da bu işsiz kitleler pıhtılaşmış kan gibi yerinde kaldı


Richard Sennett
Çeviren: Aydın Çavdar

1859 yılında İspanyol mimar Ildefons Cerdà, “şehircilik” ve “şehir planlamacı” kelimelerini ilk kez basılı metinde kullandı. Neden bu kadar geç kalınmıştı? Oysa ki insanlar binlerce yıldır şehirlerde yaşıyordu. Bu sözcüklerin ortaya çıkmasının nedeni, modern yaşam koşullarının kentlere dair farklı bir anlayış gerektirmesiydi.[i]

18. yüzyılın başlarında Avrupa’da büyük şehirlere doğru, özellikle de Londra ve Paris’e doğru çoğunlukla genç ve yoksul insanlardan oluşan büyük bir göç dalgası başladı. İnsanlar bu büyük şehirlere vardıklarında iş sıkıntısı olduğunu gördüler; 1720’de Londra’daki kentli yoksulların yalnızca yüzde 60’ı tam zamanlı çalışıyordu. Amerika’da birçok göçmen New York ve Philadelphia’dan sınırdaki uç bölgelere doğru geçerken, Britanya ve Fransa’da bu işsiz kitleler pıhtılaşmış kan gibi yerinde kaldı. Fransız Devrimi’nin başlangıcında, geniş çapta bir reform ihtiyacı hissediliyordu ve derme çatma gecekondu mahallelerinin yıkılmasına yönelik önerilerde olduğu gibi, bazı yaklaşımlar bu maddi koşulları hedef alıyordu. Ancak ekonomik kriz, Cerdà’nın “şehir planlamacıları” dediği insanların zihnini kurcalamıyordu. Onları şehri yeniden düşünmeye yönelten ana unsur, yoksulları olduğu kadar zenginleri de etkileyen hastalıklardı, halk sağlığı sorunlarıydı.

Veba, şehirler için her zaman bir tehlike olmuştur; Kara Ölüm, Ortaçağ’ın sonlarında Avrupa’nın üçte birini yok etmişti. Erken dönem modern şehirler büyüyüp yoğunlaştıkça ve daha fazla dışkı ve idrarla doldukça, fareleri ve farelerin yol açtığı hastalıkları besleyen verimli bahçeler haline gelmişti. Eğer bir bebek doğumdan sağ çıkmayı başarabilirse (o ilkel doğum bilimi çağında bu gerçek bir başarıydı), kirli suyun yol açtığı dizanteri nedeniyle ölmeyi sabırsızlıkla bekleyebilirdi. Nüfus artışı aynı zamanda daha fazla ev anlamına da geliyordu; daha fazla ev, havayı kirleten daha fazla baca anlamına geliyordu; pis kokulu hava da tüberkülozu besliyordu.

Bu koşullara etkin bir çözüm bulmaya çalışan ilk şehir planlamacılar, doktorlar yerine mühendislerdi. İnşaat mühendisliği genellikle göz alıcı bir uğraş olarak görülmez ancak mühendisler Cerdà’nın döneminde kahraman figürler haline gelmişti çünkü tüberkülozun veya vebanın nasıl önleneceği hakkında elle tutulur bir fikri olmayan doktorlara nazaran şehirdeki halk sağlığı sorunlarıyla daha proaktif bir şekilde ilgileniyorlardı.

Tıp uzmanları arasında olduğu gibi vatandaşlar arasında da kolerayla ilgili kültürel uygulamaların kökenleri, derin bir cehalete dayanıyordu. Hatalı bir yaklaşımla hastalığın sudan değil havadan bulaştığı düşünülüyordu ve bu nedenle, 1832’deki bir salgın sırasında birçok Parisli başkalarıyla konuşurken ağızlarını beyaz mendillerle kapatarak şehri kasıp kavuran vebaya karşı korunmaya çalıştı –beyaz renk, bir kalkan olarak bilhassa önemli görülüyordu. Eski bir pazar ve genelev olan Palais-Royal, hastaların cam çatı altında dar sıralar halinde sıralandığı bir hastaneye dönüştürüldü; hasta bedenlerin kalabalığı, şans eseri birisi iyileşme belirtileri gösterdiğinde birbirlerine yeniden enfeksiyon bulaştırabilmelerine neden oluyordu ancak hem doktorlar hem de hastalar, ölmekte olanların üzerine düşen güneş ışığının dezenfekte edici güce sahip olduğu inancına bağlıydı; Tanrı’nın iyileştirici ışığına olan eski inancın çaresizce tutunulan mirasıydı bu.[ii]

İnşaat mühendisleri, modern şehrin zanaatkarları haline geldi, teknik deneyler yaparak kentsel yaşamın kalitesini artırmaya çalışıyorlardı. Vebanın istila ettiği sokaklar, mühendisleri inşaatta kullanılan malzemelerin üretimini yeniden düşünmeye itmişti. Sokaklardaki at pisliklerini etkili bir şekilde temizlemek için ihtiyaç duydukları pürüzsüz taşlar ilk olarak on sekizinci yüzyılda Londra’nın Bloomsbury meydanlarında kullanıldı; bu tip taşlar yaklaşık 1800’lerden itibaren makineler endüstriyel ölçekte dilimlenmiş taş üretebilir hale geldiğinde daha yaygın kullanıma girdi. İnşaat mühendisleri işlenmiş taş için bir pazar yaratmıştı. Onların düşüncesi şuydu: Sokakların fiziksel olarak temizlenmesi daha kolay olursa insanlar, örneğin evlerin pencerelerinden çöp atmak yerine (daha önce standart bir uygulamaydı) sokakları temiz tutma konusunda daha bilinçli olacaklardı. Dolayısıyla mühendisler, altyapının değiştirilmesi halinde daha rasyonel halk sağlığı uygulamalarının bunu takip edeceğini varsayıyorlardı: Ville, cité’yi değiştirebilirdi.[iii]

(…)

Yine de yeraltı ve yerüstü halk sağlığı mühendisliği on dokuzuncu yüzyılın büyük bir başarısıydı. 1892’ye gelindiğinde Friedrich Engels, yarım yüzyıl önce Manchester’daki işçi sınıfının sefaleti hakkında yazdığı kitaba yeni bir önsöz ilave ederek şunu belirtti:

Kolera, tifüs, çiçek hastalığı ve diğer salgın hastalıkların tekrar tekrar ortaya çıkışı, İngiliz burjuvazisine şunu gösterdi ki kasaba ve şehirlerde sanitasyon önlemleri artık acil hale gelmiştir… en korkunç ihlaller… ya ortadan kayboldu ya da daha az dikkat çekici hale getirildi.

Bu yaşananlar kesinlikle Victoria dönemine özgü ilerleme hikayeleriydi ancak şehir mühendisliğinin birçok sonucu genellikle tesadüfiydi ve amaçlanmayan sonuçlar doğuruyordu: Mühendisler bulvarda kafeler yaratmak için yola çıkmamışlardı.[v]

(…)

[i] Ildefons Cerdà, Teoría de la construcción de las Ciudades [Theory of City Construction] (1859) (Barselona: Ajuntament de Barcelona, 1991).
[ii] Bu hikayeyi şu romanımda anlatmaya çalıştım: Palais-Royal (New York: Knopf, 1986). Daha genel bir resim için bkz. Roy Porter, Disease, Medicine and Society in England, 1550-1860, 2. basım (Cambridge: Cambridge University Press, 1995), s. 17-26.
[iii] Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde “şehir” iki farklı anlama geliyordu: Tanrı’nın Şehri ve İnsanın Şehri. St Augustine, şehri Tanrı’nın inanç tasarımı için bir benzetme olarak kullanmıştı ancak Roma’nın sokaklarını, pazarlarını ve toplanma alanlarını dolaşmakta olan o dönemki St Augustine okurları, Tanrı’nın bir şehir planlamacısı olarak nasıl çalıştığına dair hiçbir ipucu bulamıyordu. Bu Hıristiyan benzetmesi zayıflasa bile, “şehrin” iki farklı anlama geldiği fikri devam etti; biri fiziksel bir yer, diğeri algılardan, davranışlardan ve inançlardan derlenen bir zihniyetti. Fransızca, bu ayrımı iki farklı sözcükle çözmüştür: Ville ve cité. Başlangıçta bunlar büyüğü ve küçüğü belirtiyordu: Ville, şehrin geneline atıfta bulunurken, cité belirli bir yeri kastediyordu. 16. yüzyıl itibarıyla cité, bir mahalledeki yaşamın karakteri, insanların komşular ve yabancılar hakkında beslediği duygular ve bir yere bağlılık anlamına gelmeye başladı. Bu eski ayrım bugün en azından Fransa’da silinmiştir; cité artık çoğunlukla yoksulları kentlerin dış mahallelerinde toplayan kasvetli yerleri ifade ediyor. Ancak eski kullanım yeniden canlandırılmaya değer çünkü temel bir ayrımı tanımlıyor: “İnşa edilmiş çevre” bir olgudur, insanların içinde nasıl yaşadığı ise başka bir olgudur. Bugün New York’ta, kötü tasarlanmış tünellerdeki trafik sıkışıklığı ville’e aitken, şafak vakti pek çok New Yorkluyu tünellere sürükleyen keşmekeş cité’nin bir parçasıdır.
[v] Friedrich Engels, The Condition of the Working-Class in England in 1844, Çev. Florence Kelley Wischnewetzky (Londra: Allen & Unwin, 1892), s. viii.