Koronalı günlerde ev! -II



Bu dönemi her anlamda sağlıklı atlatmanın tek yolu insanın yaşam felsefesine de uygun pratikleri bu koşullar içinden de bulup çıkarabilmesi sanırım.


Zehra Çaldağ

Bir önceki yazımda koronalı günlerde evde kalma “zorunluluğunun” nasıl bir sıkışmışlık, şaşkınlık ve aslında deyim yerinde ise bunalım yarattığından bahsetmiştim. Bu bunalımlı şaşkınlık içinde evde kaldığım zamanı verimli bir şekilde kullanabilmek için neler yapmaya çalıştığımı da anlatmıştım. Her gün erken kalmak, spor yapmak, telefonla iletişim kurmak, internetten haber takibi yapıp sosyal medyayı verimli kullanmak… evet bunlar bir parça da olsa beni rahatlatmıştı. Ancak yetmiyordu, yeterli olmuyor ve kendimi seyirci gibi hissetmekten hala alamıyordum.

Tabii aile çevremden “ev işi yap, bak zaman nasıl geçiyor” diyenlerin sayısı az değildi. Elbette biz uzayda yaşamıyoruz, bizim de bir evimiz var. Temizlik isteyen, yemek yapılması gereken, cam silinmesi gereken, bir düzen isteyen. Bir insanın yaşaması için bunlar da gerekli tabi, ama kendimi o ömür törpüsü işlerle oyalayarak bir hücreye hapsetmeyecek kadar da hayat tecrübem var. Benim için bu işler olması gerektiği kadar yapılır, insanın zamanının tümünü almaya başladığı anda da hayat biter.

Ben bu koronalı günlerde evde kalma halinin mecburiyeti içinde bile bir şeyler yapılabileceğini hissediyorum. Tabii ki virüs bulaşı hızının devam etmesini de gözardı etmiyorum. Dolayısıyla bu koşullar içinde yapılabilecek, daha doğrusu yapabilmem gerekenleri netleştirmem gerekiyordu.

Dışarı çıkma”, “dikkat et” baskılarının altında zihnimi kurcalayıp duran şey, “Söz konusu olan sadece benim sağlığımın riske girmesi mi?” sorusu oldu, ki böyle olmamalıydı. Korona nedeniyle kapatılan küçük esnaf kan ağlarken, binlerce işçi işsiz kalmışken, toplumsal ihtiyaçlar açısından devam etmesi zorunlu olan işkollarındaki işçiler üretim zorlamasıyla ezim ezim ezilirken, zorunlu olmayıp zorla çalıştırılanların iş-virüs- işsizlik tehditleri arasındaki sıkışmışlığı derinleşmişken sadece kendimi korumaya alırsam ve yapabileceğim basit şeylerden bile imtina edersem öncelikle kendime, sonra mücadeleci ruhuma, inancıma, her koşulda işçilerin yanında olmaya çalışan-olan yoldaşlarıma, devrimciliğime ihanet etmiş olmaz mıyım? Böyle kös kös evden yapabileceklerimle yetinemezdim.

Aman aman çok bir şey yapamasam da en azından sosyal mesafeye dikkat ederek yine de sokağa çıkmalı ve kapitalizmin ekonomik krizinin içinde ortaya çıkan korona günlerinde açlıkla, yoksullukla, çaresizlikle boğuşan küçük esnafın, işçilerin, işsizlerin bir nebze de olsa ulaşabildiğim, konuşabildiğim kadarıyla çığlıklarını kamuoyuna duyurmalarına yardımcı, aracı olabilirdim. Hem bu mücadele içinde yapmamız gerekenin de bir parçası değil miydi? O zaman karınca kararınca bunu yapmak gerekiyordu. Ayrıca bu bir parça da olsa bana da iyi gelecek olan şeydi.

Burada şimdi yaşadığım duygusal sıkışmayla benzerlikler taşıyan bir kesitten bahsetmek istiyorum.

Yıl kaç hatırlamıyorum şu an, annem emboli geçirdi. Üçüncü derecede ağır, yoğun bakımda, ‘her an ölebilir’ diyor doktorlar. Biz yoğun bakım önünde 7-24 beklemedeyiz. Günde bir kez, bir kişi, sadece beş dakika görebiliyor. Bildiğiniz canlı cenaze, sadece nefes alışını hissediyoruz. Ne ses-seda, ne bir kıpırdama yok allah yok. Öyle perim-perişan bekliyoruz. O sıralarda cezaevlerinde açlık grevleri var, binlerce tutsak açlık grevinde, artık ölümler başlamış. Barış Anneleri eylemdeler. Hastanede annem için yoğun bakım önünde bekliyoruz. Ne yapacağımı da bilemiyorum. Bir taraftan Barış Anneleri’nin yanına gitmek gerektiğini biliyorum, öbür taraftan kendi annem ölümle pençeleşiyor. Tam bir çıkmaz. Aileye bu durumu anlatmaya kalksan duygusuzlukla, düşüncesizlikle itham edilirsin.

Ama artık ben hastanede duramayacaktım. Çünkü ben sadece kendi annemi beklerken cezaevinde binlerce tutsak açlık grevinde, dışarıda anneler eylemde, ben sadece annemi bekleyemezdim. Üstelik Barış Anneleri cezaevi önünde gidecekler, saldırı olabilirdi. Benim orada olmam neyi değiştirirdi ya da neyi değiştirdi? Bu değildi önemli olan, önemli olan bir mücadele neferi olarak hissettiğim sorumluluktu. Ve beni oraya gitmeye zorlayan şey de buydu. Yoksa ben oraya gitsem de gitmesem de ne olacaksa olacaktı. Ve gittim.

Müthiş bir şeydi. Cezaevi önünde bizim analarla sloganlarımızın tutsakların hücrelerinden attıkları sloganlarla birleşmesi ve duvarların artık yıkılmış olması gerçekliğiydi. Ki orada analarla birlikte bir kişinin fazla olması çok çok önemliydi. Olacakları değiştirmese bile. O anları analarla yaşamak, tutsaklarla aynı anda aynı sloganları haykırmak cezaevinin duvarlarının yıkılış anıydı. Ve bunu yaşamak müthiş bir şeydi.

Şimdi bu günlere dönecek olursak koronalı günlerde “evde kal” modunda bile ben sadece kendimi mi düşünmeliyim? Ya da bunu yapabilir miyim? Asla bunu yapamam! Tabii ki tedbirli olarak, maske, eldiven, dezenfektan, sosyal mesafeye dikkat ederek dışarı- sokağa çıkıp konuşabildiğim esnafın, işçinin, emekçinin, işsizin sesini duyurmaya çalışabilirdim.

Bu dönemi her anlamda sağlıklı atlatmanın tek yolu insanın yaşam felsefesine de uygun pratikleri bu koşullar içinden de bulup çıkarabilmesi sanırım.

Çünkü burjuvazi koronalı günleri de bizleri birbirimizden uzaklaştırmak, yalnızlaştırmak için kullanıyor. Buna teslim olmayacağız elbette!

Bizler sokulmak istenilen kalıba sığar mıyız? Tabi ki sığmayız, sığmamalıyız! O kalıpların içine girmemeli hem de alışmamalıyız! Hani diyorlardı ya “Hiçbir şey olmamış olsa da mutlaka bir şey olmuştur” diye. Onların söylediği anlamda değil ama biz bu koronalı günlerde ne yapmaya çalıştıklarını biliyoruz. Aslında bu günleri de bahane ederek toplumun muhalif kesimlerini özellikle de devrimci kesimlerini hantallaştırmaya, köreltmeye, hareket edemez hale getirmeyi de amaçlıyorlar. Fakat unuttukları bir şey var ki başaramayacaklar! Bunu tarih göstermiştir.

İşte bizim bu günlerde bile hani derler ya “suyu delen dalgalar değil, damlaların gücüdür” diye, biz de bu damlaların her birini oluşturmakla görevliyiz bu mücadelede. Ve üstümüze düşeni, sorumluluğumuzun gerektirdiği gibi yerine getireceğiz.

Evde kal(ma) modundaki ilk haftanın baskısını üzerimden bir nebze de olsa attıktan sonra ilk sokağa çıktığımda büyük bir mutluluk hissettim. Bir gün önce bir kadın arkadaş, “Evde kalmak çok zor ve sıkıcı bana kitap getirebilir misin?” diye sormuştu. İnanın bunun bana can simidi oluşunu dile getirmekten utanmıyorum. Çünkü ne kadar politik olsak da her birimiz için adım atabilmek için bazen bir neden gerekebiliyor; ki bu benim için öyle oldu. Sokağa çıkmadan önce başka bir arkadaşı aradım, dışarı çıkmak isterse benim biraz yürüyüş yapacağımı, kendisinin de gelebileceğini söyledim. E ona da sanırım ben can simidi oldum ki, “çok iyi olur, gelirim” dedi. Ve buluştuk, yürüdük. Kadın arkadaşa istediği kitabı verdik. Biraz da onunla sohbet ettik. Tabii sosyal mesafemizi koruyup, maskemizi takıp öyle yaptık bütün bunları. Üçümüze de iyi geldi. Yaklaşık iki saat dışarıda zaman geçirdik. Hava da güzeldi. Sonra eve geldim; çok rahatlamıştım, kendimi çok iyi hissettim.

Diyeceksiniz ki çok bir şey mi bu? Elbette çok bir şey değil. Ama evde kalma kabusunu biraz aralamış ve küçücük bir gedik açmıştık. Bu hepimize de iyi gelmişti. Belki büyük bir dayanışma değildi ama çok küçük de değildi bizler için. O ‘Evde Kal’ın içinde yaşadıklarımızı, ihtiyaçlarımızı bir birimizle paylaşmıştık.

En çok sinirlendiğim şeyse bu koronalı günlerde her bir taraftan “Aman evdesin değil mi? Çıkma sokağa, ilaçlarını alıyor musun? Biliyorsun yüksek tansiyonun var. Aman kahveyi, sigarayı az iç” falan denilmesi. Ya ne oluyoruz, gören de çok ağır hastayım sanır. E çocuk değiliz yani. Elbette dikkat edeceğiz de yani bu evde kalma modunda bi zahmet şu sigarama-kahveme de kimse laf etmesin. Alternatif üretmeyip doktor kesiliyorlar bedavadan.

Ne diyordum… Evde kalmanın ilk haftasından sonra ilk defa sokağa çıktım, yürüdüm, arkadaşlarımı gördüm ve eve döndüm. Çok iyi gelmişti. Fakat sanki aylardan sonra ilk defa yürümüşüm, her tarafım ağrıyor. İşte evde kalmaya bunun için bile alışmamak gerekiyor. Dikkat etmemiz gereken şeylere dikkat ederek, öyle önceki gibi saatlerce olmamak koşuluyla yapmamız gerekeni yapıp, temiz oksijeni alıp dönmek, tabi bu arada damlacıkları yaratmaya devam etmek, bu çok önemli. Bizler “kırıntı değil dünyayı istiyoruz” o zaman damlacıkları yaratmak için çalışmaya devam edeceğiz.

Ayrıca hayatın her aşamasında, her koşulunda üretmeliyiz. Gerektiğinde sıkışmışlığımızı da bu sıkışmışlık halinden nasıl çıkmaya çalıştığımızı da yazmaktan, anlatmaktan çekinmemeliyiz. Kim bilir belki başkaları da yaşıyordur bu halleri diye düşünmeli ve anlatmalıyız. Çünkü hep birbirimizden öğreneceğimiz çok şey olduğuna inanırım ve bunu yapmaya devam edeceğim.