27 yıl sonra da havada ‘Sivas kokusu’ var!



Havanın Sivas Katliamı dönemindeki ağırlığını hissettirdiği bu koşullarda yeni Sivas’ların yaşanmamasının tek yoluysa örgütlü bir toplum ve mücadeledir. Militan bir solukla…


Otuz üç aydın ve sanatçının diri diri yakıldığı bir tarihtir 2 Temmuz 1993… Pir Sultan Şenlikleri için Sivas’ta bulunan ilerici aydın ve sanatçıların kaldığı Madımak Oteli’nin içindekilerle birlikte ateşe verildiği gün!..

Türkiye’nin karanlık hafızasının sayısız ürkütücü sayfasına unutulmaz bir yaprak daha eklenmişti. Toplumsal direniş dinamiklerine ve öncü güçlere, Aleviler üzerinden bir kez daha mesaj veriliyordu. Tıpkı Maraş’ta, Çorum’da, Malatya’da, Yozgat’ta ve diğer yerlerde olduğu gibi… Faşist baskı ve teröre, tarihsel gericilik birikiminin o karanlık soluğu eklenmek isteniyordu. Gerici bir iç savaş tehdidinin ucu gösteriliyordu.

Soluğu direnen işçinin, memurun ensesinde hissedilsin, gençliğin yükselen hareketini boğsun, kentlerde mayalanan antifaşist direnişe sallanan sopa olsun isteniyordu.

Dönem öyle bir dönemdi çünkü. ‘80’lerin sonundan başlayarak yükselişe geçen işçi-memur-gençlik hareketinin 12 Eylül karanlığını orasından burasından deldiği bir dönem…

Emekçi mahallelerinde antifaşist duyarlılık ve örgütlenmenin büyüdüğü, Türkiye Devrimci Hareketi’nin ağır yılların yükünü yavaş yavaş atmaya ve varlığını, politik moral etkisini konuşturmaya başladığı bir dönemdi.

Kürt özgürlük hareketinin serhildanlarla sistemi sarstığı, gerilla hareketinin yükselişe geçtiği bir ruh taşıyordu.

Faşist burjuva iktidar blokunun kaybetmeler, işkenceler, zindanlar, suikastlarla kontralaştığı böylesi bir dönemde gökten şimşek çakar gibi ani bir taşkınlık biçiminde gerçekleşmeyecek kadar organize bir katliam tezgahlandı Sivas’ta.

Alevi emekçilere “devrimden, antifaşist duruştan, devrimci demokrasinin dinamiği olmaktan vazgeçin” denilirken tüm toplumsal direniş dinamiklerine, onların öncü güçlerine de “ayağınızı denk alın” deniliyordu. 2 yıl sonra da İstanbul Gazi Mahallesi’nde aynı şeyi yapacaktı!

Bir gün öncesi, aydınlık gülüşleriyle geleceğe bakıyorlar, alevler içindeki geleceklerine…

Faşist diktatörlük genlerine işlemiş kodlarla hareket ediyordu bir kez daha. Her sıkışma anında devreye soktuğu kutuplaştırma ve düşman yaratma yaklaşımını bir kez daha canice bir yöntemle hayata geçiriyordu.

Planlı ve göstere göstere gelen katliamı devlet güçleri engellemediği gibi, tam aksine gerici faşist güruhun işini kolaylaştırdı.

Sivas günler öncesinden katliama hazırlanmıştı. Dükkanlara asılan, bir yerel gazetede basılan ve yaygın dağıtımı yapılan bildirilerle “dinsizlere karşı cihat” çağrısı yapılıyordu günler öncesinden. Bu bildiriler polis teşkilatına gösterildiğinde alınan yanıt bile manidardı: Bizde onlardan çok var! Kısacası her şey kontrolümüzde deniliyordu.

Katliamdan hemen önce herhangi bir onarım çalışması yapılmadığı halde taşlar yığılmış, bidon bidon benzin hazırlığı yapılmıştı.

Bölgedeki askerler, bir gerekçe yaratılarak çekilmiş, sınırlı sayıda asker bırakılmıştı. Saatlerce süren caniliklere rağmen başka bir sevkiyat da yapılmamıştı.

Polis zaten araçlarını katliam çağrısı yapanlara tahsis edecekti, toplanan güruha “aslanlarım” demediği kalmış bir tarafgirlikle yerini almıştı. Devlet, organlarıyla katliamı önlemek bir yana tam tersine bu caniliğin gerçekleştirilmesini kolaylaştıracak bir misyonla hareket ettiğini her şeyiyle gösteriyordu.

Otuz üç aydın ve ilerici, faşist-şeriatçı-yobaz güruhun “insafına” terk edildi. Akşam saatlerinde otele bidon bidon benzin taşındı. Katliam, onca saat hiçbir müdahalede bulunmayan devletin ve ordunun izlemesiyle gerçekleşti.

Devletin katliamdaki rolünü ise dönemin başbakanı Tansu Çiller şöyle dışa vuruyordu: “Otelin çevresindeki halkımıza zarar gelmemiştir.”

Aradan 27 yıl geçti. Sivas Katliamı davası zaman aşımına uğratıldı.

Ellerini kollarını sallayarak gezen katiller göstermelik mahkemelerde “yargılanmaktan” dahi kurtarıldı. Katliama şu ya da bu şekilde kol kanat germiş şahıslar milletvekili, yüksek bürokrat, belediye başkanı hatta yargının kilit noktalarına getirildi.

Sadece küçük bir grup hakkında dava açıldı. Uzun süren yargılamalar sonunda bu katillerin çoğu ya hiç ceza almadı ya da küçük cezalarla kurtarıldı. Son olarak hiçbir sağlık sorunu olmayan ve katliamda başı çekip mahkemede hiçbir pişmanlık belirtmeyen Ahmet Turan Kılıç, bir yerlere mesaj verilmek istenircesine salıverildi. Sözümona aranan katiller de ellerini kollarını sallarken, zaman aşımı kararıyla ceza almaktan kurtarıldı. Dönemin başbakanı olan AKP Genel Başkanı Erdoğan ise bu karar için “hayırlı olsun” dedi.

Çünkü yine bir kutuplaştırma iklimindeydik, her açıdan sıkışan rejimin bu toplumsal gericilik birikiminin karanlık soluğuna bir kez daha yakıcı ihtiyacı vardı.

Toplumsal öfkenin biriktiği, ekonomik-siyasi-kültürel krizin derin bir toplumsal krize evrildiği, örgütlü bir nitelik kazanmasa da varlığını her an hissettirdiği bu koşullarda sağlamlaştırılmaya çalışılan führerci faşist rejim, kendi tabanındaki erimeyi bile durduramadığı oranda tarihin en gerici tortularına, en düşkünleşmiş kesimlere sırtını dayamak dışında bir seçenek göremiyor.

Kürt halkına karşı baki olan düşmanlık sistematik olarak kaşınırken, aklımıza gelebilecek her ayrıştırma unsuru en pervasız biçimlerle kaşınmaya devam ediyor. LGBTİ+’lerin bu gericilik birikimine hedef gösterilmesi ya da Ayasofya tartışmaları Sivas’taki karanlık iklimle kesişiyor.

Suriye’de, Irak’ta, Libya’da işgal ve ilhak harekatlarına girişen; işçi ve emekçilerin elinde kalmış son kale olan kıdem tazminatını da gasbederek esnek ve güvencesiz çalışma biçimini temel biçim haline getirmek için büyük bir sıçramaya hazırlanan; Kürt halkının acılar bedeli elde ettiği toplumsal kazanımlarını tarihsizleştirme-belleksizleştirme saldırıları eşliğinde gasbetme taarruzuna girişen; kadınlardan gençliğe, meslek örgütlerinden kültürel alana, en gerici kesimlerin duygularını gıdıklayacak LGBTİ+ düşmanlığını tırmandıran bu rejimin yeni Sivaslar’a imza atması uzak bir ihtimal değil.

Havanın Sivas Katliamı dönemindeki ağırlığını hissettirdiği bu koşullarda yeni Sivas’ların yaşanmamasının tek yoluysa örgütlü bir toplum ve mücadeledir. Militan bir solukla…

2 Temmuz 1993’te gerici faşist güruhun devletin gözetimi altında gerçekleştirdiği katliamda ölümsüleşenlerimizi saygıyla anıyor, “Asla unutmayacak, asla bağışlamayacağız’ diyoruz!

Ahmet Alan, Ahmet Özyurt, Asaf Koçak, Asım Bezirci, Asuman Sivri, Behçet Aysan, Belkıs Çakır, Carina Johanna, Edibe Sulari, Erdal Ayrancı, Gülender Akça, Gülsün Karababa, Handan Metin, Hasret Gültekin, Huriye Özkan, İnci Türk, Kenan Yılmaz, Mehmet Atay, Menekşe Kaya, Metin Altıok, Muammer Çiçek, Muhibe Akarsu, Muhlis Akarsu, Murat Gündüz, Nesimi Çimen, Nurcan Şahin, Sait Metin, Sehergül Ateş, Serkan Doğan, Serpil Canik, Uğur Kaynar, Yasemin Sivri, Yeşim Özkan; birikimleri, yürekleri ve bilinçleriyle kavgamızın içindeler, yaşıyorlar.