Her şey kesinlikle “kurallara uygun”du



Bir yandan savunmasız insanları sistematik bir şekilde işkenceden geçiriyor ya da öldürüyor, diğer yandan da her gün asil sözcüklerle ve yumuşacık bir üslupla bir tek kişinin bile kılına zarar gelmediğini ve şimdiye kadar hiçbir devrimin bu kadar insanca ve bu kadar kansız vuku bulmadığını anlatıyorlardı


1933 Mart’ındaki Nazi devrimi bir devrim değildi, çünkü her şey kesinlikle “kanunlara uygun” şekilde, tamamen anayasanın bu iş için öngördüğü araçlar kullanılarak, önce devlet başkanının “kanun kuvvetinde kararnameleriyle” ve nihayet meclis üyelerinin üçte iki çoğunluğunun aldığı kararla yasama yetkisinin sınırsız olarak hükümete devredilmesiyle halledildi.

Mart 1933… Terör, kutlamalar ve nutuklar, ihanet ve nihayet kolektif çöküş -milyonlarca insanda eşzamanlı ortaya çıkan bireysel depresyon.

Hadisenin iç seyriyse baskıcı devlet terörüne tekabül ediyordu: Detaylarına kadar soğukkanlılıkla planlanmış bir operasyon, resmi rol dağılımı, sevk ve idare, yüzde yüz polis ve asker koruması.

Haydutlar ve katiller, devlet otoritesiyle tam donanımlı polisler olarak karşımıza çıkıyorlardı; kurbanlarına ise cani muamelesi yapılıyordu, bu insanlar lanetleniyorlardı ve yargılanmadan ölüme mahkum ediliyorlardı.

Bir yandan savunmasız insanları sistematik bir şekilde işkenceden geçiriyor ya da öldürüyor, diğer yandan da her gün asil sözcüklerle ve yumuşacık bir üslupla bir tek kişinin bile kılına zarar gelmediğini ve şimdiye kadar hiçbir devrimin bu kadar insanca ve bu kadar kansız vuku bulmadığını anlatıyorlardı.

Burada amaç işlenen iğrenç cürümleri gerçekten de gizli tutmaya çalışmak değildi tabii ki. O takdirde asıl işlevlerine, genel bir korku, dehşet ve boyun eğme duygusu oluşturmaya katkıları olmazdı. İstenen, bu gizlilikle ve sadece bu konu üzerine konuşmanın bile tehlikeli olmasıyla terör etkisinin daha artmasıydı. SA’nın kullandığı binaların bodrumlarında ve toplama kamplarında yaşananların alenen dile getirilmesi, örneğin, kürsülerden anlatılması ya da gazetelerde yazılması, muhtemelen Almanya’da bile, umutsuzca da olsa bir direnişe sebebiyet verebilirdi.

Almanya’da yapılan bu son seçim Nazilere sadece seçmenlerin yüzde 44’ünün oyunu getirdi (bir önceki seçimdeki oy oranları yüzde 37’ydi) -çoğunluk hala onlara karşı oy kullanıyordu. Mağlubiyet kolayca bir zafer gibi kutlandı, terör şiddetlendirildi, şenlikler on kat büyütüldü. Bayraklar on dört gün boyunca pencerelerden hiç inmedi.

Diğer taraftan bu bitmek bilmeyen kutlamaların dehşet verici boşluğu ve anlamdan tamamen arınmış halinin tesadüfi olduğu da hiçbir şekilde düşünülemez. Halk, hakiki anlamda bir neden görmeden de sevinç gösterileri yapmaya ve harekete geçmeye alışmalıydı.

İnsanlar katılmaya başladılar, önce korkudan, ama insan bir kere katılmaya başladıktan sonra artık bunu korkudan yapmak istemiyordu -bu alçakça ve pespaye bir şey olurdu, değil mi? Bu nedenle de parçası olunan şeyin gerektirdiği zihniyet bilahare tamamlanıyordu. İşte, nasyonal sosyalist devrimin zaferinin ruhsal temelini bu durum oluşturuyordu.

Tabii devrimi tamamlamak için bir şey daha gerekiyordu: 5 Mart 1933’teki seçimde oyunu Nazilere karşı kullanmış Alman halkının yüzde 56’sının güvendiği bütün partilerin ve diğer kurumların liderlerinin korkakça ihaneti.

İhanet süreklilik gösterir, geneli kapsar ve soldan sağa, istisnasızdır. Komünistlerin “her an hazır olmak” sloganı ve güya iç savaş hazırlıklarıyla çizdikleri farfaralı imajın ardında, esasen sadece üst düzey yöneticilerinin zamanında yurtdışına kaçmalarını sağlayacak hazırlıklar yaptıklarını…

Sosyal demokrat liderlere bakacak olursak, onların milyonlarca düzgün, küçük insandan oluşan sadık ve tereddütsüz bağlı yandaşlarına ihaneti daha 20 Temmuz 1932’de, Severing ve Grzesinski “şiddetten kaçınma”* kararını aldıklarında zaten başlamıştı.

Sosyal demokratlar 1933’teki seçim mücadelesini dehşet verecek kadar aşağılayıcı bir tarzda, Nazilerin sloganlarının arkasına takılıp, kendilerinin de ne kadar “milli” olduklarını vurgulamaya çalışarak geçirmişlerdi.

4 Mart’ta, seçimden bir gün önce, “güçlü liderleri” Prusya Başbakanı Otto Braun, arabasıyla İsviçre sınırını geçti, geleceği düşünerek temkinli davranış Ticino’da bir ev almıştı Braun. Mayıs ayında, feshedilmelerinden bir ay önce, Sosyal demokratlar Reichstag’da hep birlikte Hitler hükümetine güvenoyu verdiler ve Horst-Wessel** marşını söylediler (Meclis bültenindeki not şöyledir: Hem meclis hem de izleyici sıralarında bitmek bilmeyen bir tezahürat ve alkış. Şansöyle de sosyal demokrata dönmüş alkışa katılıyor.”)

(*) Prusya hükümeti Preussenschlag denilen kararnameyle anayasaya aykırı olarak Prusya eyalet hükümetini devreden çıkardığında Severing ve diğer sosyal demokrat liderler aktif bir direniş göstermeme kararı alırlar; Severing bu kararı ‘Ben şiddetten kaçınmayı tercih ettim’ şeklinde açıklar.

(**) Sözlerini bir SA üyesi olan Horst Wessel’in yazdığı nasyonal sosyalist marş

[Bir Alman’ın Hikayesi, Sebastian Haffner]