Güneş Arduç Eliuygun
Gidenin ardından yazmanın zorluğu bilinir. Hele bu gidiş yıllara yayılan onca vicdansızlığın, onca haksızlığın, adaletsizliğin sonucuysa, içinizde kabaran isyanın sessiz bir çığlığa dönüşmek zorunda kalması, yüreğinizi dağlayan bir aleve topu oluşturur. Belki de bunun için anlatmak gerekir gideni…
İçinizde kabaran isyan hayatın içine böyle akabilecektir belki.
“Yazmak intikam almaktır,” demişti usta bir yazar. Yapılan vicdansızlığı, adaletsizliği ve insanlık dışı onca uygulama karşısındaki baş eğmezliği, direnişi anlatmak, bunların daha çok bilinip anlaşılmasına vesile olmak, belki de içimizdeki isyanın toplumda yankılanarak çoğalmasına da vesile olabilecektir.
Türkiye zindanlarında yaşananların, toplumca yeterince bilinmediği bir gerçek. Tümden hiçleştirmek doğru olmaz elbette. Toplumun bir kesiminin, özellikle de belli kurumların, bireylerin bu yönlü duyarlılığı, çabası emeği çok kıymetli. Ancak Osmanlı’dan devralınan zindancı geleneğin bir devamı olan Türkiye mahpushanelerinin on yıllardır kanayan bir yara oluşu ve gelinen aşamada adeta insanların diri diri mezara gömüldüğü toplama kamplarına dönüştürülmek istenmesi düşünüldüğünde mevcut tepkinin dar bir çevrede kalışı ve yetersizliği, yalnızca devrimciler açısından değil toplumun tümü için önemli bir sorundur. Tabii ki öncelikle devrimcilerin, demokratların hak savunucularının vicdan, ahlak sahibi her bireyin başat sorumluluklarından biri olduğu açıktır.
Neden toplum bu denli habersiz tutsakların koşullarından?
Cezaevlerinde olup bitenlerden toplumun yeterince haberdar olmaması ve haberi olan kesimin de sorunun yakıcılığına denk bir tepki göstermeyişi, bütünüyle toplumun duyarsızlığıyla açıklanamaz. Mevcut sistemin, özellikle faşist AKP-MHP iktidarının her konuda olduğu gibi bu konuda da gerçekleri toplumdan gizlemesi, üzerini sis perdesiyle örtmesi, yalan yanlış bilgilendirmelerle mahpusları -özellikle de siyasi mahpusları- “her tür cezayı haketmiş, toplumdan yalıtılıp yalnızlaştırılması gereken bireyler” olarak lanse etmesinin esas etken olarak altı çizilmeli. Öte yandan, sistemin bu yönlü politikalarını boşa çıkarma, etkisini kırma, cezaevleri gerçeğini topluma ulaştırma, yaşanan vahşeti, ahlak dışı ve vicdan yoksunu uygulamaları teşhir ederek toplumsal duyarlılığın yükselmesinde üzerimize düşenleri yerine getirme açısından, olması gerekenin çok gerisinde bulunduğumuzu açık yüreklilikle kabul etmek durumundayız. Bu konuda hızla pratik politikalar geliştirme ihtiyacı ortada, yaşanan eksiklerin sosyalistler olarak en genel anlamdaki zayıflıklarımızdan bağımsız olmadığı da aşikar.
Basına yansıyanlardan bildiğimiz kadarıyla, yalnızca Kasım ayında tutsaklık koşullarındaki kırk dokuz hasta mahpusu yitirdik. Günümüz dünyasında savaşlarda, kıtlıklarda, salgın hastalıklarda, yıkımlarda yitirilen can’ların sayılardan/istatistiklerden öteye anlam taşımaması, yüzyılımızın etik-moral-vicdani sorunlarından yalnızca biri… Her kayıpta, her yitirişte bu sıradanlaştırmayı bu maneviyat yoksunluğunu tekrar tekrar hissetmemek olanaksız.
2020 Kasım’ında yitirdiğimiz kırk dokuz hasta mahpustan sonuncusu Heval Sıtkı, tutsaklık koşullarında tanıyıp yıllarınızı paylaştığınız onlarca mektupta en derin paylaşımları yaptığınız yoldaşınızın, dostunuzun yaşamdan hoyratça çekilip alınışını tv ekranlarında, gazete kupürlerinde “haber” olarak görmenin acısını tariflemek zor. Mahpushanede geçen 28 yılın 13-14 yıllık diliminde aralıksız yazıştık Heval Sıtkı‘yla.
“Mektup” sadece mektup değildir
Mahpuslar için mektuplarla paylaşım “mektup”tan öte anlamlar taşır. Hayata dair ne varsa o yıllarımızda gizli olduğu gibi, o mektuplar da bir dünyanın tanığıdır. Heval Sıtkı ile -ve tabii ki başka arkadaşlarla da- yazışmalarımız böyle bir anlama sahiptir benim için. Neler tartışmadık, birlikte nelere üzülüp nelere sevinmedik, ne hayaller kurup ne anılarımızı yad etmedik ki o mektuplarda… Bu yanıyla Heval Sıtkı, yaşamımda özel yeri olan yoldaşlardan biri oldu hep.
Güncel ya da tarihi, sosyal, bilimsel her konuya ilgisi ve merakı olan, geniş ufuklu, yine her konuda tartışmaya açık, görüşlerimi rahatça paylaştığım, sabırla dinleyip ayrı sabırla emek veren bir dostun nasıl özel bir yeri olmasın ki!.. Her mektubunda güler yüzlülüğüyle, pozitif enerjisini hissettiren, ağırbaşlılığıyla saygı uyandırdığı kadar esprili yanlarıyla da zor an’larda gülümsetmeyi bilen ve hep güç aldığım Heval Sıtkı’nın, bende de çevresindeki ya da yazıştığı her arkadaşta da benzer izler bıraktığından kuşkum yok.
“F tipi” denilen tecrit mekanları
Cezaevi arkadaşlığı, zor günlerin zor yılların arkadaşlığıdır. Ancak bu zorluğu, yaygın bir kanı olan “cezaevlerinin çile çekilen yerler olduğu” şeklinde düşünmemek gerekir. Elbette dört duvar arasında özgürlüğü elinden alınmış bireyler olarak yılları geride bırakmak kolay olmadığı gibi büyük bir haksızlık; içerdeki hiçbir arkadaş bunu haketmiyor! Bugün cezaevlerinde “hak” olarak elde edilmiş ne varsa, on yıllara varan mücadelelerle, nice bedeller ödenerek elde edilmiş değerlerdir ve korunmalıdır. Diğer bir şekilde ifade edersek cezaevleri bizim için “eza cefa çekilen mekanlar” olmaktan ziyade, direniş mekanları olageldi hep. Yaratılan direniş-dayanışma kültürü olmasa o mekanlar ve o yıllar “katlanılabilir” olmaktan çıkardı.
Sincan Kadın Cezaevi’ne götürüldüğümüzde mimari yapısındaki saçmalığa ilk bakışta anlam verememediğimi, “insan buralarda birkaç yılda çıldırır” diye düşündüğümü hatırlıyorum. On yıldan fazla zamandır, yüzlerce binlerce mahpus yoldaş kalıyor “F tipi” denilen tecrit mekanlarında. Çıldırmak bir yana, “mahpushane literatürü” olarak değerlendirilebilecek romanlar, öyküler, şiirler, senaryolar, bilimsel araştırma metinleri yazıp nice müzik eserleri, resimler üretildi o mekanlarda. Bunlar geleceğe miras olarak kalacak, zor koşulların üretimleri…
İçerde yaratılan dostluklar, yoldaşlıklar da en az o ürünler kadar yoğun emek içeren dostluklardır. Zaten dar zamanların, dar mekanların dostluklarını yücelten de bunca yoğun emek içermesidir sanırım. İşte Heval Sıtkı, bilgece tavrı ve kapsayıcılığıyla, bağırıp çağırmayan ama ilkelerden de ödün vermeyen sade ve inatçı duruşuyla o yıllarımızı ilmek ilmek ören yoldaşlarımızdan biri oldu.
Ben onda Alevi kültürünün o derin, hoşgörülü, anlayıp anlam vermeye çalışan yanlarını gördüm hep. Alevilik üzerine yoğun bir sohbetimiz, tartışmamız olmadı belki. Ama Alevi kültüründen gelmiş olmanın o kültürün engin deryasında beslenmiş olmanın izlerini duruşunda, kişiliğinde hissettim. Zaten önemli olan da bu değil midir? Köklerin inceliklerini bugüne bir söylemden öte, eyleyişle, duruşma taşımak. Heval Sıtkı’nın da, devrimci-sosyalist kimliğiyle Alevi kimliğinin kendi benliğinde öylesine doğal sentezlenmiş olması, kökleriyle olan sağlam ilişkisinden kaynaklanıyordu sanırım.
Mahpussanız eğer
Mahpussanız eğer, doğanın-hayatın tüm renkleri, tüm sesleri kopartılmıştır sizden. O renkleri, o sesleri, sevdiklerinizi ya da kalabalıklar içine karışıp, sınırsız ve duvarsız yürüyebilmeyi özlememek insan doğasına aykırıdır. Ne var ki, özlemlerinizin, hayallerinizin esiri olmadığınız, onlara teslim olmamayı öğrendiğiniz sürece içerde kendinizi “var” edebilirsiniz. Ve yıllar içinde, iradeniz çeliştikleştikçe öğrenirsiniz umutlarınıza, hayallerinize, özlemlerinize yenilmeden yaşamayı.
Zamanla “dört duvar” olmanın çok ötesinde bir arınma mekanına dönüşür o duvarlar. Sistemin sahte hayallerinden, sahte özlemlerinden arınıp “kendiniz” olabildiğiniz oranda da umutlarınız, hayalleriniz, özlemleriniz bambaşka anlamlara bürünür…
Her tutsak gibi Heval Sıtkı’nın da hayallerinin, özlemlerinin olmaması düşünülemez. Bazen satır aralarına sızardı bu özlemler; bazen somut olarak dillendirilmese de, çok yoğun hissedilirdi. Örneğin kardeşlerinin yeni doğan bebeklerinden her bahsedişinde onların büyümelerini uzaktan gözlemlerden kimi ayrıntıları aktarışında, o yeğenlere duyulan özlemi, merakı farketmemek olanaksızdı.
Yıllarını geride bırakan çoğu mahpus arkadaş için apayrı bir özlem, merak konusudur yeni doğan o bebekler, büyümekte olan çocuklar, gençler… Çok doğal değil mi? Siz o mekanlardayken hayata “merhaba” diyen yeni nesiller içindeki birer bireydi o bebekler, çocuklar, gençler… Bir anlamda yaşamın dışarıda kendi doğallığında akıp gidişinin canlı tanıklarıdırlar. Sizin yakınınız, ailenizin bir bireyi olmanın da ötesinde, değişip dönüşen toplumsal hayatın da yeni adaylarıdırlar.
Nice özlemi, hayali yanında o bebeklere, o gençlere özlemi, hoyratça kesildiği gibi, yeğenlerinin de Sıtkı dayılarına, Sıtkı amcalarına kavuşma umudu, özlemi yarım bıraktırıldı.
Cezaevi ziyaretlerinde, mektuplarda paylaştıklarından öteye gidemedi birbirlerini tanımaları…
Zamana yayılmış idam
Artık “müebbet süre”nin sonuna yaklaşmıştı Heval Sıtkı birçok yoldaş gibi… Amansız hastalığına rağmen iradesiyle, yaşam sevinciyle, yoldaşlık ve mücadele bağıyla o dört duvara 28 yıl boyunca güç getirdi. Hastalığına rağmen onca yıl bir kez bile sözünü etmedi sağlık sorunlarının. Bir kez gündemleştirip öne çıkarmadı. “İyi” olduğuna inanmamızı istedi.
Sözümona idam cezasının bulunmadığı Türkiye’de “zamana yayılmış birer idam”dır hasta tutsaklara uygulanan zulüm. Heval Sıtkı’yı da ölümünü zamana yaydıktan sonra ihmalleriyle, vurdumduymazlıklarıyla, kopkoyu kin, nefret ve vicdansızlıklarıyla kopardılar hayattan, bizlerden, sevdiklerinden… Oysa bütün o yıllarda ne çok hayalini kurduk “hep birlikte kalabalıklara karışmanın, özgür alanlarda zılgıtlarımızla halay çekmenin…”
Malatya’daki kayısı bahçesinde, demli çay eşliğinde demlenmiş sohbetlere dalmanın, her Newroz’da her yılbaşında her bayramda “özgür yıllarda birlikte olmayı” diledik birbirimize… Olmadı…
Bu ülkede, bu coğrafyada egemenler hayallerimizi, ümitlerimizi budamak için her yöntemi denediler, deniyorlar. Ama kötülüğün hükmü de bir yere kadar! Onların kötülüklerine inat, Newroz’lar yine gelecek ve yine zılgıtlarla halaylar çekilecek, yine yol’a devam edilecek. Elbet içimizdeki burukluk giderek koyulaşacak. Acılarımıza rağmen varolmayı, kötülüklere boyun eğmeyerek öğrendik. İçerde ve dışarda, acılarımızla hesaplaşarak, acılarımızı güce dönüştürerek yılları ve yolları geride bıraktık hep birlikte…
Heval Sıtkı ve bu mücadelede yitirdiğimiz tüm can’lar bu gücü, bu iradeyi bizlere teslim ederek gittiler. Anılarını yaşatmak ve layık olmak boynumuzun borcu…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!