Perşembe, 23 Temmuz 2026

Bataklığın dibi yok!



Çete bozuntusu Peker’in anlattığı her şey mevcut çiçeği burnunda rejimin nasıl bir çürüme, tepişme, yozlaşma üzerinde oturduğunu alenen gösteriyor.


Çeteler, eski hasımlar, tarikatlar-cemaatler, klikler koalisyonu olan mevcut faşist rejimin gerek tepesindekiler gerekse çıkar ilişkileriyle eteklerine yapışanlar açısından nasıl bir bataklık olduğu her gün biraz daha görünürleşiyor.

Her taraftan pislik fışkırıyor. Bu artık gizlenip saklanamıyor da. Her gün yeni bir vakayla adeta haykırıyor. Bir bakıyorsunuz iktidarın eteğine yapışan basit bir parti görevlisi bile hızla milyarder oluyor, lüks araçlarda kokain partileri yapabiliyor.

Bunun tozu dumanı daha dinmemişken bu sefer AKP’li belediyelerin birer insan kaçakçılığı şebekesi gibi çalıştığı ortalığa dökülüyor. Aynı günlerde bu belediyelerin mesela İstanbul Okmeydanı’nda olduğu gibi rantsal dönüşüm projelerine karşı çıkan mahallelinin tepesine silah göstererek racon kesecek adamlar saldıkları ifşa oluyor. Bu arada bir bakıyoruz ki Çiftlikbank’ın ardından bitcoin denilen dolandırıcılık patlıyor. Ucu bizzat İçişleri Bakanı sıfatı taşıyan Soylu’ya dayanan bir soygun bu da. Her ne kadar soygunun baş aktörüyle çektirdiği fotoğrafı “tanımam etmem” diye inkar etse de yanındaki üçüncü kişinin yeğeni olduğunu inkar edemiyor. Zaten son aylarda patlayan bütün rezaletlerin aktörleriyle Soylu’nun mutlaka bir fotoğrafı çıkıyor. Aslında bu fotoğraflar bu tür dolandırıcılıkların iktidar desteği olmadan gerçekleşemeyeceği gerçeğini gözümüze sokuyor.

İktidar sarhoşluğunun sadece çeperindekiler özgülünde ulaştığı çürümenin küçük bir bölümü böyle.

Çeper böyleyse tepe nasıldır?

Tepelerdeki mahfillerdeyse işler daha karışık. Milyarlarca dolarlık uyuşturucu ticaretinin, bu ticaret için kullanılan hatların, kökleri derinlerde olan bağlantıların işin içine girdiği bir kurtlar sofrası var orda. Kökleri Susurluk’a, ondan da önce 12 Eylül’e kadar giden bu trafiğin dümeninde halen aynı isimlerin oturduğunu, bu isimlerin devlet içinde kapladıkları alan çapınca başka kliklerle mesela MİT’çilerle tepiştikleri anlaşılıyor. Zaten bilinen ya da tahmin edilen kirli gerçekler ikinci sınıf bir çete lideri olan ve daha büyüklerce ezilerek, kaptığı parsaya el konulmaya çalışılan Sedat Peker tarafından deşifre ediliyor.

Yıllardır devletin içindeyim” diyen bu çete liderinin 12 bölüm şeklinde yayınlayacağını söylediği videolardan şimdiye kadarki 3’ü bile yeri yerinden oynatmaya yetecek bilgiler içeriyor. Ama Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı’nın apar topar yaptıkları yalanlama açıklamalarının ötesinde savcılardan tık yok! Sadece bu görünüm bile perde arkasındaki çete ağı içinde yansıyanlardan çok daha derin ve sert bir kapışmanın yaşandığının kanıtı.

Peker’in ifşaatlarından ve daha sonra ortaya çıkan bazı gelişmelerden anlıyoruz ki Türkiye kelimenin gerçek anlamıyla uyuşturucu trafiğinin rotası haline gelmiş. Bu trafiğin başında da eski ve aynı zamanda şimdiki kontrgerilla şefi Mehmet Ağar var. Aynı Ağar, ‘90’ların sonunda bir dönemin kapandığının simgesel ifadesi olan Susurluk’un da baş aktörlerindendi. Kirli savaş yıllarının, kontrgerilla örgütlenmesinin zaman içinde nasıl bir çürümeye dönüştüğünün simgesel ifadesiydi Susurluk.

Susurluk her açıdan devam ediyor!

Yakın dönemde Bodrum’da Engin Alan, Korkut Eken ve çete bozuntusu Alaattin Çakıcı’yla birlikte fotoğraf çektiren Ağar bugünün kontrgerillasının da aynı isimlerden müteşekkil olduğu mesajını bilerek verme gereği duymuş, bu fotoğrafı ‘90’ları hatırlatan bir tehdit olarak masaya sürmüştü. Susurluk devam ediyordu yani!…

Fakat sadece işçi ve emekçilere, devrimci-sosyalistlere, Kürt özgürlük hareketine, tüm bir muhalefete karşı kullanılacak kirli bir silah olarak değil, aynı zamanda ciddi bir bütçe anlamına gelen kara paranın, uyuşturucu trafiğinin denetimi, tek merkezde toplanması anlamında da devam ediyordu. Bugün tekrar ortalığa saçılan lağım insanda bu yüzden deja vu duygusu yaratıyor.

Hatırlanacak olursa Ağar’ın da bağlantılı olduğu “kazayla” birlikte bir rejim ve devlet biçiminin gelinen noktada nasıl bir çürüme ve miadını doldurma hali içinde olduğu ortalığa saçılmıştı. Sonrasını biliyoruz. MGK’lı faşizm çözüldü, neoliberal ekonomi ve siyasetin ihtiyaçlarına tam uyum içinde olacak AKP’li yıllar başladı.

AKP’nin dümene oturmasıyla başlayan bu süreç pek çok kriz ve iç tepişme sonucu şimdiki noktaya geldi. Son olarak führerci faşizmin güncel biçimi olan başkanlık rejimiyle varlığını pekiştirmeye çalıştı. Üst üste binen kriz dinamikleri içinde bir çeteler koalisyonuna dönüştü ve daha ilk adımlarında bastığı zeminin ne kadar kaygan olduğunu ele verdi. Gelinen noktadaysa tıpkı ‘90’ların sonunda kendisine (AKP’ye) kapı aralayan bir dönemin kapanmasına benzer bir lağım kokusu yayıyor. Ve bu gerçek bir kez daha Ağar’ın varlığıyla dile geliyor.

“Devlette devamlılık esastır” mottosunun dile gelmiş hali aynı zamanda Ağar. Devletin kirli işlerinin, katliam ve kıyımlarının tecrübe birikiminin kesintisizce bugüne taşındığının simgesi. Bu gerçek Bodrum’da eski Susurlukçular ve çete lideri Çakıcı’yla verilen fotoğrafla da hatırlatılmamış mıydı?

Yayılmacı hayallerin finansmanı nasıl sağlanır?

Uyuşturucu trafiğinin, kara paranın türlü biçimlerinin kapitalist sistem açısından nasıl bir anlam taşıdığı sır değildir. Özellikle kriz süreçlerinin, militarist savaş politikalarının hüküm sürdüğü dönemlerin baş tacı edilen para kaynağıdır ve o kaynağın kontrolü için yapılmayacak şey yoktur. ‘90’larda o trafiğin merkezi olarak denetim altın alınması için devletin hangi katliamları yaptığı, uyuşturucu parsasının nasıl kullanıldığı ve daha sonra bu pasta üzerine nasıl bir iç dalaşın yaşandığı halen akıllardadır.

Yedi düvele (!) kafa tutulan, o yayılmacı hayallerle Suriye, Irak, Libya, Azerbaycan, Doğu Akdeniz, Ukrayna… derken yayıldıkça yayılan rejimin bugünkü koşullarda bu paraya daha fazla ihtiyaç duyduğu açık değil mi? Bu genişlikteki bir alanda oyun oynama cesaretini biraz da bu paralardan aldığı besbelli değil mi? On binlerce cihatçıdan oluşan ordunun dolar üzerinden ödenen maaşı başka türlü nasıl sağlanır? TIR’larca silahın parası… O İHA’lar, SİHA’lar, savaş uçakları, helikopterler nasıl havalanır? Sorular çoğaltılabilir… Tek başına işçi ve emekçilerin soyulmasıyla bu giderlerin karşılanamayacağı açık.

Görünenden daha derin!

Şimdilerde oyunun dışına atılan ve tepesine binilen ikinci sınıf çete lideri Peker’in anlattıkları bu gerçeğin güncel koşullarda da neredeyse aynı biçimlerde tekrarlandığını gösteriyor. Peker’in Ağar ve oğluna, onların devlet içinde nasıl bir konum kazandıklarına, ilişki ağalarına ilişkin anlattıklarının herbiri oldukça önemli. Devlet içinde Ağar ve Pelikancılar’ın (dolayısıyla damat ve kardeşinin)  aynı noktada nasıl buluştukları, bu buluşmanın karşı kutbunda da MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve ekibinin olduğu şimdilik aysbergin görünen kısmı. Onların da arkasında nasıl bir ayrışma, klikleşme, tepişme var… yakında göreceğiz.

Peker’in anlattıklarından birisi de Kolombiya’da operasyonla ele geçirilen 4 ton 900 kilo kokainin normal şartlarda İzmir Limanı’na, oradan da Mehmet Ağar’ın sahibi olduğu bir kimya firmasına aktarılacağına dairdi.Bu transferin bilgileri açığa çıksa da Türkiye ayağına hiçbir operasyon yapılmadığını şu sözlerle ifade etmişti; “Lütfen internete gidin bakın Kolombiya Limanı’nında 4 ton 900 kilo kokain yakaladılar. Açıklama yaptılar, ‘Bunlar Türkiye’ye gidecekti’ diye. İzmir Limanına bir kimya firmasına. Türkiye’de bu kokainleri teslim alacak yerle ilgili hiçbir operasyon yok. Hiç kimseye. Biz 4 ton bulgur getirsek bizi alır faturayı eksik yazdık diye gelir nezarete atarsınız. Uyuşturucunun geldiği adres belli”.

Bir puzzle gibi

Ağar ve şimdiki Susurlukçuların kontrolünde olduğu anlaşılan bu trafik konusunda kimsenin sesini çıkarmaması, olayın örtbas edilmeye çalışılması “hepimiz aynı gemideyiz” dışında bir mana taşımıyor tabii ki. Fakat bu geminin çapının hayli büyük olduğu yakın zamanda Panama’da ele geçirilen kokainle bir kez daha adeta sırıtıyor.

Bu olay basına “Panama’da varış noktası Mersin Limanı olan bir konteynerde muz kutuları içine saklanmış 616 paket kokain ele geçirildi. Konteynerin bulunduğu limanı bir Türk şirketi işletiyor” şeklinde yansıdı.

Kokain yüklü konteynerin çıkış noktası olan Güney Amerika ülkesi Ekvador’daki Puerto Bolivar Limanı Türk şirketi Yılport Holding’e aitti. 2016 yılında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı törenle imzalanan bir anlaşmayla limanın işletmesini Yılport Holding’e (Yıldırım Şirketler Grubu’nun patronu Yüksel Yıldırım aynı zamanda Samsun Spor Başkanı) devredilmişti. Yılport’un adı geçtiğimiz Ağustos ayında da Kocaeli Dilovası’ndaki Yılport Limanı’na ulaşan ve 540 kilo kokain taşıyan bir gemiye gümrük memurlarınca temiz tutanağı verilmesiyle gündeme gelmişti.

Şirket ayrıca geçtiğimiz ay İsrail’deki Hayfa Limanı’nın özelleştirme ihalesinde Ulaştıma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu’nun İsrailli yetkililere Yılport’a ihalede fırsat eşitliği sağlaması için mektup gönderdiği iddiasıyla yeniden konu olmuştu.

Daha sonra kendisi “Ben sadece liman işletiyorum gelen malları denetlemek sorumluluğumda değil” açıklamasıyla işin içinden sıyrılmaya çalışsa da kazın ayağının hiç de öyle olmadığını herkes biliyor. İşin liman işletmeciliğinde dünyanın sayılı isimleri arasına giren ve pek çok ülkede bizzat devletin yardımı ve kollamalarıyla işletme yetkisi alan Yılport Holding’in, söylediği kadar masum olmadığını ABD raporları bile açık ediyor. ABD Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi’nin (DEA) yayımladığı raporlarda, Puerto Bolívar Limanı’nın Yılport Holding işletmesine geçtiği 2016 yılından beri, limanda yakalanan uyuşturucu miktarının 9 kat arttığı belirtiliyor mesela.

Mesele bu pisliğin emekçiler cephesinden sistemin bilincine dönüşmesi

Barış akademisyenlerini “kanlarında banyo yapacağız” diye tehdit eden, Erdoğan’a yalakalık üstüne yalakalık yapan, kendisine işadamı ödülleri verilerek “temyize” çıkarılan, oluşturacağı paramiliter güruhlar konusunda olur alan ve belli ki sözkonusu trafikle de ilişkilendirilen, ancak evdeki hesap çarşıya uymayıp ondan daha güçlü aktörler devlet içindeki tepişmelerle ipleri ele geçirince gözden çıkarılan Peker’in anlattığı her şey mevcut çiçeği burnunda rejimin nasıl bir çürüme, tepişme, yozlaşma üzerinde oturduğunu alenen gösteriyor.

Devletin üst katlarından sessizce izlenen bu sürecin daha büyük bir lağımın patlamasına evrilmesiyse işten bile değil. Keza çıkar ilişkileri üzerinden şekillenen uşaklığın sonu olmadığı gibi, boğazına kadar pisliğe batmış bir rejimin boğulmamak için harcayacağı çabanın onu daha da derine çekmesi neredeyse kaçınılmazdır. Mesele ortalığa saçılan pisliği işçi ve emekçilerin bu çürümüş düzenden kopuşunun vesilesi kılmak…