Kurşun Yarası Kapanır Ama Kırbacın Yeri Hep Sızlar



İngiltere’de, Amerika’da, Almanya’da ve bütün diğer uygar memleketlerde polis kırbaçlar, işçi kırbaçlanır. Sonra yemliğin başında
rahatça oturanlar, yemlik aniden sarsılıp devrildiğinde ve her şey paramparça olduğunda şaşırırlar


B. Traven

Yanımızdaki bankta yerli bir işçi oturuyordu. Verilen gündelikler zar zor boğazımıza yettiğinden o da bizim sınıftan on binlerce insan gibi kılıksızdı, anlaşılan yatacak yeri de yoktu. Dünya üzerinde her milletten ve ırktan elli, altmış, kimi günler yüz kişinin bir arada gecelediği pek çok handan birinde bir kerevet için verecek otuz centavodan bile yoksundu besbelli. Bu insanların bilinen ya da doktorların bilemediği, tahmin dahi edemediği en az bir o kadar hatta daha bile fazla hastalıkları vardı; hepsi de aynı küvette yıkanır, aynı havluya kurulanır, saçlarını da aynı tarakla tararlardı.

Oturduğu yerde uyuyakalmıştı yerli proleter. Bacakları gevşemiş, yorgun ve bitkin bedeni, pılı-pırtılarının içine çökmüştü.

Yırtıcı bir kuş, yerde sürünen avını görünce nasıl sevinçle dönmeye başlarsa, avının çevresinde öyle dönmeye başladı bir polis. O da yerliydi, ne zaman, nereden görüp gelmişti? Adamın uyuduğu bankın arkasına geçti, suratında pis bir sırıtış, gözünü kırpmadan deri kırbacını olanca gücüyle indirdi sırtına. Korkunç bir darbeydi.

Boğuk, inleyen bir çığlıkla işçinin üst gövdesi öne doğru düştü, sanki sırtına bir kılıç saplanmış gibiydi. Ancak bedeni hızla geri çekildi ve sızlanarak acı içinde kıvrandı, yavaşça eliyle sancıyan sırtına dokunmaya çalıştı. Polis, adamın önüne geçmiş, gene pis pis sırıtarak seyrediyordu. Canı yanan işçinin yüzünden dolu dolu gözyaşları süzüldü. Ancak hiçbir şey söylemedi. Ayağa kalkmadı. Bankta oturmaya devam etti. İstediği kadar kılıksız olsun, bankta oturabilirdi. Bu onun hakkıydı. Çevrede ne kadar çok şık beyefendi ya da hanımefendi dolaşırsa dolaşsın, akşam serinliğinden yararlanmak ya da az sonra başlayacak konseri dinlemek onun da hakkıydı. Özgür bir ülkenin yurttaşı ve gerçek sahibi olduğunu biliyordu bu yerli. Parktaki bankta oturma hakkı ona da verilmişti, bu konuda milyonerlerle eşitti, isterse yirmi dört saat de oturabilirdi. Ama yatıp uyuyamazdı bankın üstünde. Özgürlüğün sınırı burada bitiyordu işte, her ne kadar bank “Özgürlük Meydanı”nda bulunsa da. Bu, otoriteyi elinde tutanın, otoriteyi elinde tutmayanı kırbaçlama özgürlüğüydü. İki dünyanın kadim çatışması. Cennetten kovulma hikâyesi kadar eski. Polis ile ezilenler, hayatın yükünü taşıyan, açlıktan, uykusuzluktan kırılan insanlar arasındaki kadim çatışma. Yerli yanlış yaptığını biliyordu, bu yüzden hiçbir şey söylemedi, sadece inledi. Şeytan ya da Cebrail -bu polis kendini ikincisi sanıyordu- haklı olduğunu düşünüyordu.

Hayır! Haklı değildi! Hayır! Hayır! Kan beynime sıçradı. İngilte­re’de, Amerika’da, Almanya’da ve bütün diğer uygar memleketlerde polis kırbaçlar, işçi kırbaçlanır. Sonra yemliğin başında rahatça oturanlar, yemlik aniden sarsılıp devrildiğinde ve her şey paramparça olduğunda şaşırırlar. Ben şaşmıyorum. Kurşun yarası kapanır ama kırbacın yeri hep sızlar, giderek iliğine işler insanın, yüreğin yolunu bulur, sonunda da beyne ulaşır, dünyayı sarsan o çığlığı başlatır: “İntikam!” Rusya neden Bolşeviklerin eline geçti? Çok kırbaç attılardı da ondan! Polislerin kırbaçları, dünyanın sarsılmasına ve sistemlerin patlamasına neden olan adımları atanlar için yolu temizledi.

“İntikam!” diye bağırmaya görsün kırbacı yiyenler! Açların canına tak ederse, toklar kaçacak delik arar. Başkaldırmaya, ayaklanmaya zorlamışlardı beni. Adalet aşkıyla, hayatı sırtlamış, üstü başı perişan insanlara yardım isteğiyle başkaldırdım. Haksızlık ve merhametsizliği görmek, açlık ya da hoşnutsuzluk kadar ayaklandırır insanı. Tepem attı, fırladım yerimden. Polis dikiliyordu hâlâ adamcağızın önünde; elinde kırbacı, ara ara havada şaklatıyor, acı içinde kıvranan kurbanına, gözü dönmüş bir halde pis pis sırıtıyordu. Banka oturmak istediğimi sandığından beni hiç umursamadı. Geçtim karşısına ve şöyle dedim:

“Beni derhal karakola götürün. Sizi ihbar edeceğim. Talimatlarınızın size yalnızca saldırıya uğradığınızda ya da sokakta çağrılarınıza rağmen dağılmayan kalabalığa karşı kırbaç kullanma hakkı verdiğini biliyorsunuz, değil mi?”

“Bu köpek yatmış uyuyordu,” diye savunmaya kalkıştı kendini. Boyu bir karıştı küçük esmer İblis’in.

“O zaman onu uyandırabilir ve burada bu saatte uyuyamayacağını söyleyebilirdiniz. Tekrar uyuyacak olursa onu banktan uzaklaştırabilirdiniz. Ama kesinlikle ona vuramazsınız. Şimdi karakola gelin. Yarın sabahtan itibaren artık kimseyi kırbaçlama şansınız olmayacak.”

Adam bir süre bana baktı, beyaz olduğumu gördü, anladı ki ciddiyim. Kırbacını kemerindeki kancaya astı ve bir anda ortadan kayboldu, sanki yer yarılmış da içine girmişti. Bankta oturan yerli kalktı, ağır ağır uzaklaştı.

[Pamuk İşçileri, B. Traven, Çeviren: Adalet Cimcoz, Sel Yayıncılık]