Siyasal Kriz Kavramsal Şölene Dönüşmüş Durumda



Entelektüel “talk show”un düşünceye zararı çok olmuştur; düşünceyi gerçekliğin denetiminden kopartıp onu soyut bir evrende dolandırıp durur. Ve böyle zamanlarda, okur yazar güruhunun teorik uzmanlıklarını teşhir edişinden düpedüz saçmalık da türeyebilir, türemiştir de


Göksel Aymaz

1970’lerde (tam olarak 1977’de) Türk mizah tarihinin ünlü dergisi Gırgır’da İrfan Sayar tarafından yaratılmış olup gerçekte hiçbir işe yaramayan dahiyane “proce”leriyle bilinen meşhur mucit Prof. Zihni Sinir, her hafta dergi sayfalarında şu şekilde takdim edilirdi: “Dünyanın en ileri zekâlı gerisi”.

Güncel aklımızın kimi tezahürleri için ne de güzel bir takdim!

Güncel akılımız zeka bakımından yapayını üretecek kadar ileri. Ama mesela apaçık bir gerçekliği ifade etmede, tartışmasız çıplak bir olguyu kavramlarla dile getirmede aynı özelliği her seferinde gösteremiyor, hatta aksi yönde bir tutum sergileyebiliyor. Entelektüel camiamızda bunun örneğini, maalesef, sıkça görüyoruz.

Entelektüellerimiz (Kendi tarihlerinden gelen bir gelenekle) güncel politik sorunlara tutkundurlar; güncel politika hakkında konuşmayı görev addederler. Burada bir sorun yok. Sorun şu ki, Türkiye’nin politik sorunları sanki (Biraz tekerleme gibi olacak ama) kavramsallaştırılamadıkları ya da teorileştirilemedikleri için çözülemiyormuş gibi, entelektüellerimiz arasında adeta bir kavramsallaştırma ve teorileştirme pandemisi yayılıyor.

Bunun yeni bir örneğini Birikim dergisi verdi. Şu anda piyasada olan (ocak-şubat 2026 tarihli) sayısını güncel bir politik meseleye, başımızdaki “rejim heyulası”nı açıklamaya vakfetmiş dergi. Güzel. Ama başımızdakini açıklayacak olan yazı başlıklarına bakın:

“Otoriter popülizmden anti-popülist otoriteryanizme”

“Rekabetçi otoriterlikten hegemonik otoriterliğe”

“Siyasal rejim ve ekstraktivizm”

“Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir performatif edim teorisi ihtiyacı”

Daha baştan size de, yaşadığımız kaotik gerçekliği aydınlatıcı açıklamalar ya da kaygılı toplumun kafasına üşüşmüş yığınla soruya kullanışlı cevaplar yerine, kavram ve teori şevki ile üretilmiş felsefi bir retorik, bir dilsel performans okuyacakmışsınız gibi gelmiyor mu?

Bu da ilk değil; daha önce de “başımızdaki heyula” için “desizyonizm”, “electoralizm”, “Reistokrasi”, “neopatrimonyal sultanizm” gibi fantastik öneriler gelmişti. Geçenlerde de “AKP’li küskünler” hakkında bir yorum vardı -sadece tesadüfen yine Birikim’de-: Orada da söylendiğine göre, bunlara öyle “küskünler” deyip geçmek olmazmış! Efendim, bunlar artık “memnuniyetsiz misafirler”, “kötümser pragmatikler” ve “tatminsiz politikler” diye üçe ayrılmış vaziyette imişler!

Ne güzel adlandırmalar, ne güzel kavramlar! Ama gerçek dünyada iş görürken kullanılabilirler mi, sormak lazım. Bunlar da aynı “Zihni Sinir proceleri” gibiler, yaratıcı olmalarına yaratıcılar ama gerçekte hiçbir işe yaramıyorlar. Görünürdeki niyet, ülkedeki siyasal krizi açıklamak. Ama akıbet bu olmuyor. Siyasal krizi açıklama niyeti kavramsal şölene dönüşüyor.

Politik ortamın “Akılla kavranamayacak kadar akıl dışı” bir gerçeklik içinde oluşundan mıdır nedir, olan biteni tanımlamak için aklın iyi zamanlarında ürettiği kavramlar, teoriler bir kenara itilip yenileri icat ediliyor. Tamam, politik ortam “Akılla kavranamayacak kadar akıl dışı” bir gerçeklik içinde olabilir. Ama bu trajik durum böyle mi göğüslenir? Fantazi gerçekliğin önüne geçti mi başımıza ne geldiği, ne yaşamakta olduğumuz iyiden iyiye anlaşılmaz oluverir.

“Yolda bir han gördü ki, Sanço’ya rağmen, Don Kişot’un arzusuyla şato olmak zorundaydı.” Cervantes’in tatlı diliyle ifade ettiği bu durum sadece edebi bir latife değildir; fantazi ile gerçeklik arasındaki gerilimin en berrak ifadelerinden biridir.

La Mancha’lı yaratıcı asilzade, zihni bulanık, şizofreniden mustarip yaşlı bir adamdı. Dünya, bu adamın önüne ne koysa, fantastik bakışı onu bambaşka bir hale sokuyor, sıradan nesneleri hayali imajlara dönüştürüyordu. Bu yüzden gerçeklik, onun gözünde sürekli değişime uğruyordu: Berber tası bir miğfer, yaşlı katır bir kısrak, yel değirmeni bir dev…

Entelektüellerimizin kavramsallaştırma, teorileştirme şevki, La Mancha’lı şövalyenin şizoid halini sürdürüyor gibi. Ülkede bir “tek adam” rejimi görüyorlar ki, kurumsal çöküş, hukuksuzluk, yoksulluk, şiddet gibi aleni örneklere rağmen entelektüellerimizin arzusuyla “neopatrimonyal sultanizm” olmak zorunda. Ülkede bir laik cumhuriyet savunucuları görüyorlar ki, laik cumhuriyete yönelik ayan beyan saldırılara rağmen, yazarlarımızın arzusuyla “endişeli modern” olmak zorundalar.

Elbette akıl sağlıkları yerinde. Ama yazdıklarına bakınca, tuhaf biçimde, gerçeklik duygusunu yitirmiş gibiler. Basit bir olguyu alıp, kendilerine uygun bir bağlama taşıyor, orada yeniden inşa edip bir ad takıyorlar, sanki sorunlar yeterince adlandırılamadığı için çözülemiyormuş gibi, sanki memlekette olan biten, olduğu gibi tanımlanamazmış gibi, ona mutlaka teorik bir makyaj yapılmalı, kavramsal bir kostüm giydirmeliymiş gibi, sanki dünyanın yalnızca yorumlanması yeterli olacakmış gibi… Aslında teori böylelikle, bir başka açıdan da, sadece bir tür vicdan aklama aracına dönüşüyor: “Ben anlattım, gerisi başkalarının işi.” İnce ince bezenen düşünsel konfor içinde eylem hep başkalarına kalıyor.

İçinde bulunduğumuz gerçekliği göğüsleyebilecek, o gerçekliğin üstesinden gelebilecek bir şey değil bu, öyle bir arzudan da kaynaklanmıyor zaten. Bu şevk, düşüncedeki o bildik modanın etkisiyle, teoriyi retoriğe, kavramsallaştırmayı dilsel performansa dönüştürmekle meşgul. Zaten uzunca bir süredir teori bu yüzden uzmanca bilme eylemine dönüşmüş ve gitgide daha kapalı cemaatlere hitap eden bir performans sanatına dönüşmüş durumda.

Bu entelektüel “talk show”un, bu lafazanlığın düşünceye zararı çok olmuştur; düşünceyi gerçekliğin denetiminden kopartıp onu soyut bir evrende dolandırıp durur. Ve böyle zamanlarda, okur yazar güruhunun teorik uzmanlıklarını teşhir edişinden düpedüz saçmalık da türeyebilir, türemiştir de. Bunun bir örneğini Gezi protestoları zamanında görmüştük biz. Gezi’nin akabinde, sıcağı sıcağına onu anlama iddiasıyla düzenlenen sempozyumun oturum başlıklarına bakın:

“Uyuşmazlığın Siyaseti ve Ortaklaşmanın Mikropolitiği”

“Gezi Sonrası Siyasette Antogonizma ve Queer”

“Gezi Direnişinin Biyo-Mekânsal Stratejisine Dair Bir Okuma: Direnç-Mekân’ın Çoklu-Ölçeklerdeki Metastazı”

Basit bir gerçeği böyle kendilerine yakın düşen bir bağlama sürükleyip başka bir şeye dönüştürme hevesi, bir tür entelektüel alışkanlık haline gelmiş durumda. Siyasal kriz, aslında, kurumsal çöküşüyle, hukuksuzluğuyla, yoksulluğuyla, şiddetiyle gayet çıplak, gayet sert. Ama hayır. Fantazi devreye giriyor ve kriz “neopatrimonyal sultanizm” gibi daha akademik, daha steril bir isimle sahneye çıkıyor. Laik cumhuriyete yönelik apaçık saldırılara saldırı demek kaba kaçıyor; daha zekice bir kavram bulunuyor.

Kavramlar zekice, ama, Dostoyevski’nin (Budala’da) dediği gibi, “Yazık ki gerçekler çoğu zaman ince bir zeka ürünü değildir.”

Evrensel