Çarşamba, 22 Temmuz 2026

“Baş dönmesi ve kibir iç krizlere zemin hazırladı”



Devrimci bir örgüt ve örgütlü bir devrimcilik, özellikle de Leninist karakterde bir devrimcilik ve komünistlik iddiasının olmazsa olmaz koşuludur. Bunun inkârı ya pespaye bir küçük burjuva liberalizmin ya da ‘mış gibi yapan kavga kaçaklığının tezahürüdür.


TİKB‘nin 43. kuruluş yıldönümü nedeniyle H. Selim Açan‘la yapılan röportajın ikinci bölümünü yayınlıyoruz:

Alınteri: Mümkünse somut örnekler vererek bu görüşünüzü biraz daha açmanızı istesek?

– 12 Eylül yenilgisinin ne kadar ağır ve ezici olduğu hepimizin malumu. Geçmişin devrimci değer ve geleneklerinden kopuşun ilk büyük dalgası bunun arkasından yükseldi zaten. 1980’lerin sonları bu açıdan hem bir ayrışma hem de arayış yıllarıydı. Ayrışma, devrimcilikte ısrarla tasfiyeci yönelimler arasındaydı. Arayış ise her iki cenahta da yeni oluşumlar peşinde koşma biçiminde kendini gösterdi. 1980 öncesi SSCB ve etrafındaki kampı bürokratik revizyonist bir yozlaşma örneği olarak gören anti revizyonist cenahta devrimcilikte ısrar yöneliminde olan istisnasız bütün güçler gözlerini TİKB’ye dikmiş, onun nasıl bir hat izleyip ne yapacağını gözler durumdaydılar.

Ne var ki bizim nitelikli bir devrimci muhalefet örgütü olmaktan çıkıp devrimi örgütleme iddiasıyla hareket etmekteki zayıflığımız, 12 Eylül faşizmi karşısında mücadelenin bütün cephelerinde sergilediğimiz yüz ağartıcı duruşun yarattığı baş dönmesiyle birleşti. Bizden beklenen toparlayıcı öncü duruş yönünde bir inisiyatif geliştirmek şurada dursun, dışımızda gelişen bu yönlü arayışlara da kibirli yaklaşmamıza yol açtı. O girişimlere dair kaygılarımızın haklılığı haksızlığı ayrı konu. Burada asıl ve önemli olan, o tayin edici kesitte bizim üzerimize düşen tarihsel rolü oynayıp oynamadığımız. “Gelen gelsin, bize katılsın” burnu büyüklüğüyle hareket edip militan bir proleter sosyalist odağın inşası yönünde oynamamız gereken rolü oynamaktan kaçınmış olmamız.

Tarihsel sorumluluklarını kavrayıp buna uygun hareket etmekten uzak duran bu kibirli tutumların sonucunu da yaşayarak gördük zaten. Geçmişte yaptıklarımıza güvenerek o çizgide kendiliğinden doğrusal bir gelişme beklerken giderek kendi içimize doğru bükülüp krizlere sürüklenmekten kurtulamadık.

O kibirli sekterliğin içimizdeki öncülerinin bireysel gelişim seyirleri de farklı olmadı. TİKB, yaşadığı bütün krizlere rağmen ayakta kalmayı sürdürdü en azından. Ya onlar? Utanç verici bir biçimde havlu atıp örgüte ve örgütlü mücadeleye sırtlarını döndüler. Dahası ona düşmanlaştılar.

İlerleyen yıllarda farklı gerekçelerin arkasına saklanarak farklı biçimlerde havlu atanların -ve son zamanlarda akıl almaz bir işgüzarlık, dahası haddini ve kendini bilmezlikle öylelerine yancı kesilenlerin- bugüne dair anlamlı tek bir cümle bile kur(a)mazken sürekli tarihte eşelenip 40 yıl öncesinin işkencede ve cezaevlerinde direniş anılarını sömürerek var olmaya çalışmaları “komünist gelişme ve mükemmelleşmede süreklilik” kavramıyla neyi anlatmaya çalıştığımızın bir başka somut örneğidir.

Düşünsenize, 12 Eylül yıllarının üzerinden 40 yıl geçmiş. Birileri hâlâ o yıllardaki gerçek ya da uydurulmuş direnişleriyle anılıp değerlendiriliyorlar. Sonrasında ne yapmışlar, o devrimci ruhu ne kadar korumuşlar, üzerine ne koymuşlar, bugün neredeler, günün devrimci görev ve sorumluluklarıyla nasıl bir ilişkilenme içindeler, ellerinden vazgeçtik parmaklarını olsun taşın altına koyuyorlar mı… ne kendilerine ne birbirlerine bu soruları soruyorlar. 27 Mayısçıların kendilerini ömür boyu senatör tayin etmeleri gibi bunlar da “tabii senatörlük” beklentisi içindeler. Sonrasında ne yapmış olurlarsa olsunlar 30 yıl-40 yıl önceki direnişleri baz alınarak değerlendirilmeyi bekliyorlar.

Bu beklentilerle karşılaştıkça aklıma hep Enver Hoca’nın sosyalizmden geriye dönüş süreçlerinde “geçmişlerine güvenerek devrimci gelişme duyusuna yabancı bir durağanlığa” sürüklenen, bu yetmezmiş gibi “çok çalışmış ve mücadele etmiş oldukları gerekçesiyle uygunsuz talepler ileri sürmeye başlayan” partinin kıdemli kadrolarındaki yozlaşmanın tayin edici rolüne dair o ufuk açıcı çözümlemesi geliyor.

Madem öyle bu ısrar niye

Alınteri: Yaşadığı bütün güç ve prestij kaybına rağmen  sizin ve yoldaşlarınızın TİKB’yi yaşatmaktaki ısrarınızın nedeni ne? Bu konuda neler söylersiniz?

– Marksizm-Leninizme az çok aşina olan sosyalizm yandaşları için bu sorunun sorulması bile abestir. Ama devrim ve sosyalizm mücadelesine, insanlığın kurtuluşu kavgasına tarihsel bir rüyaya sahip oldukları için değil de şu ya da bu dönemin akıntısına kapılarak katılmış olanlar bunu anlamakta güçlük çekerler.

Örgütsüz bir devrimcilik, örgütsüz bir komünist militanlık olmaz, olamaz!.. Devrimci bir örgüt ve örgütlü bir devrimcilik, özellikle de Leninist karakterde bir devrimcilik ve komünistlik iddiasının olmazsa olmaz koşuludur. Bunun inkârı ya pespaye bir küçük burjuva liberalizmin ya da  ‘mış gibi yapan kavga kaçaklığının  tezahürüdür.

Bizler, 12 Eylül mahkemelerinde, hatta ondan da önce 12 Mart mahkemelerinde mesleğimiz sorulduğu zaman “devrimci” ya da “proleter devrimci” yanıtını verirdik. Hâkimler anlamaz, dahası “böyle meslek mi olur” diye öfkeyle tepki gösterirlerdi. Bizim içinse bu bir devrimci duruş ve kararlılık ifadesi olmanın yanında kendimizi bütünüyle emeğin kurtuluşu kavgasına adadığımızı gösterme biçimiydi.

Her devrim ve sosyalizm sempatizanının kendisini bütün varlığıyla bu kavgaya adaması beklenemez kuşkusuz. Bu bağlamda herkesin partili/örgütlü devrimcilik yapmasını istemek ütopik olduğu kadar sol sekter bir yaklaşımdır. Lakin her kim kendisini ‘militan bir komünist’ olarak tanımlıyor, herkesten daha fazla ‘Marksist’ ve ‘devrimci’ olduğu görüntüsü vermeye çalışıyorsa onun samimi ve dürüst olup olmadığını bu turnusol kağıdına bakarak anlarız.  

Sizin sorunuza daha kestirme bir yanıt vermek için burada sözü ABD Komünist Partisi’nin kurucularından, ABD’nin yanı sıra uzun yıllar Meksika’da da sendikal ve siyasal faaliyetler yürüten, 1917 sonrası yıllarca Sovyetler Birliği’nde kalıp Komünist Enternasyonal delegeliği yapan fakat Soğuk Savaş yıllarında CIA’in istasyonlarında danışmanlık yapacak kadar zıt kutba savrulan, kısacası kişisel serencamıyla da ibret alınması gereken bir örneğe, ABD’li eski komünistlerden araştırmacı-yazar Bertram D. Wolfe’a bırakayım:

…Parti denilen kuruluştan ortada ne kalmış olursa olsun; parti diye elde avuçta kalan üç beş bozguncu ve terörcü de olsa, kuvvetli ve büyük bir kitle örgütü de olsa zulme, gadre, umutsuzluk ve yılgınlığa uğramış ve başka kimse kalmamış da olsa Lenin her daim partisinin adamıydı; partisinin yanındaydı. Belki Lenin de ‘parti’ dediği zaman trajik bir varlıktan başka ortada bir şey kalmadığını görüyordu, ama 1851’de Marx’ın Engels’e yazdıklarına benzer hiçbir şey yazmadı:

Kamu karşısındaki ve kendi sorunlarımız karşısındaki bu gamsız, kasavetsiz halimize çok memnunum. Sen ve ben, bu hayatımızla kendi ilkelerimize ve durumumuza çok uygun yaşamış oluyoruz. Kişiler arası karşılıklı tavizler (reciprocal concessions); görünüşü kurtarmak için katlanılan orta yolcu, zorlama hoşgörüler ve partideki umuma mahsus saçmalıklar içinde yer alan bir yığın eşek ile sanki aynı fikirleri taşıyormuşsun gibi ortalıkta dolaşmak -şimdi bunların hepsi bitti.’ [11 Şubat 1851 mektubu]

Ve ne de Engels’in cevabındakilere benzer şeyler yazdı:

Hiçbir popülariteye, hiçbir partinin desteğine muhtaç olmadığını gösterebilmek için en sonunda bir yol bulduk… bu andan itibaren artık sadece kendimize karşı sorumluyuz, ve bu başların bize ihtiyaç duyacakları günler geldiği zaman, kendi görüşümüzü dikte ettirecek durumda olacağız. O zamana kadar da hiç olmazsa huzur içinde oluruz. Daha gerçeği, bir bakıma tam bir yalnızlık… Resmi görevlerden vebadan kaçar gibi kaçan bizim türden insanlar hiç ‘Parti’de rahat edebilir mi?.. Şimdilik bizim için önemli olan şudur: Fikirlerimizi, düşüncelerimizi bastırabilmek, yayınlayabilmek… Mülteciler sana karşı istedikleri kadar dedikodu ve fesat tezgahlasın, sen onlara siyasal ekonomi kitabınla gereken cevabı verdikten sonra ne çıkar’. [13 Şubat 1851 mektubu]

Marx ve Engels’in bu uzlete (toplumdan kaçarak tek başına yaşamak.// inziva) çekilmelerine Lenin karşı olamazdı. Zira, Siyasal Ekonominin Eleştirisi ile Kapital‘i Marx-Engels’in bu uzletlerine borçluydu. Fakat, onların örneğine uymayı da düşünmedi. Nitekim, günün birinde, Marx’ın kızı ile damadının birlikte intihar ettiklerini (Lafargue’lar, 1908) duyan Lenin, karısına şöyle demiştir: ‘İnsan Parti için çalışamayacağını anlarsa, gerçekten korkmadan durumunu anlamalı ve Lafargue’ların yaptığı gibi intihar etmeli.

İşte bu sözler Lenin’in öz düşüncelerini vermektedir. 1909’da, Krupskaya, ‘hiç insanımız kalmadı’ dediği günlerde Parti çöküntü içindeydi. Epey süre sonra bu günlerden söz eden Zinoviev -Lenin’in o zamanlar en yakın arkadaşlarındandı- şöyle diyecekti: ‘O sıralar, o acı günlerde Parti kendi varlığını güç sürdürüyordu.’ (Parti Tarihi Üstüne Dersler, 1922)

Rusya’da, casuslar ve kırgınlık çöküntü ve gerilemenin başlıca nedenleriydi. Rusya dışında ise yakınlarının ve dava arkadaşlarının çoğu kendiliklerinden çekip gitmiş, bir kısmı ise şiddetli taktik ve stratejik görüş ayrılıkları yüzünden bizzat Lenin tarafından Bolşevik hizbi içinden atılmışlardı. Ama her şeye rağmen, örgütlenme doktrini ile yola çıkıp liderliğe gelen bu adam, gene partisinin adamı olmakta devam ediyor ve ‘parti’ denilen şeyden Lenin’in anladığı, etrafında iki kişi de kalsa, üç kişi de kalsa değişmiyor; izleyicisi az da olsa çok da olsa Lenin ve yanındakilerin kurduğu yönetici komitenin parti anlayışı hep aynı kalıyordu.” (Devrimi Yapan 3 Adam, Bertram D. Wolfe, 2. Cilt, sf. 190-192)

Sohbetimizin başında sınıf ve kitlelerle olan bağlarımızın zayıflığını tarihimiz boyunca aşamadığımız en büyük yapısal zaafımız olarak tanımladım. Sınıf mücadelesinin güçler arasında cereyan eden bir savaş olduğu, bu bağlamda politikanın güçle yapıldığı temel gerçeğini dikkate alacak olursak bunun ne kadar vahim bir yetmezlik olduğu görülür.

Politika ile Eğitimbilimin Birbirine Karıştırılması Üzerine başlığını taşıyan ünlü makalesinde Lenin, dönemsel koşullar ne kadar elverişsiz olursa olsun işçi sınıfını devrimci sınıf bilinci temelinde eğitme çabası ve ısrarı içinde olmayan bir siyasal etkinliği “oyun oynamaya” benzetir. Lenin’in koyduğu bu ölçüt, bizim bugünkü duruşumuzla şu ya da bu mecrada boy göstermeyi “devrimci Marksist siyaset” olarak yutturmaya çalışan tasfiyeci kalpazanlar arasındaki özsel farkı oluşturur.

Fakat Lenin, aynı makalenin devamında şöyle bir ölçü daha koyar: “…Bu etkinlik ancak belli bir sınıfın yığınını sarsması, onun ilgisini uyandırması ve onu olaylara etkin ve öncü biçimde katılmaya götürmesi halinde ve bu ölçüde ciddi bir önem kazanır” (Politika ve Eğitimbilimin Karıştırılması Üzerine, Lenin, İşçi Sınıfı Partisi Üzerine içinde, sf. 203-204).

Bizim bir türlü aşamadığımız eşik burasıdır! Lâf aramızda, bu sadece bize özgü bir yetmezlik değildir. TDH’nin geneli bu haldedir.

Bu arada, sınıf ve emekçi kitleler üzerinde belirgin bir etki ve prestij sahibi olmakla etrafımızdaki kafa sayısının çokluğunu birbirine karıştırmamak gerekir. Leninist karakterde bir devrimcilik anlayışı açısından birincisi ‘politik bir güç olmak’ anlamına gelirken ikincisi ‘kalabalık’ anlamına gelir. Bu ikisi aynı şey değildir. Devrimci anlamda güç, aritmetik olmaktan çok cebirsel bir değerdir. Görünürde büyük rakamların önünde eğer eksi işareti varsa, o aslında sıfırdan da küçük bir değeri ifade eder. Bunu belirleyen temel etken ise sahip olduğunuz çizgi, program ve stratejik perspektif açıklığıdır. Eğer bunlarda bir eksiklik, bulanıklık, dahası niteliksel bir çarpıklık varsa salonları, meydanları hatta sandıkları doldurmanız sizin devrimci olduğunuz ve kalıcı devrimci sonuçlar elde edebileceğiniz anlamına gelmez.

Dolayısıyla tarihimiz boyunca aşamadığımız cılızlığımıza, sırtımızdaki yüklerin bu yüzden daha da artan ağırlığına rağmen sosyalizme ve devrimci değerlere  alabildiğine yabancı, kişilik ve karakter sorunu yaşayan çeri-çöpü etrafına toplayarak “güç olmaya” çalışan tutum ve yaklaşımlardan uzak durmaktaki kararlılığımızı koruyoruz. Böyle “güç” ve “iddia” sahibi olmak bizden uzak olsun!..

43. Kuruluş yıldönümümüzü geride bırakırken, gerçekliğimize gözlerimizi kapatmadan Tolstoy’a ait olduğu söylenen bir sözü kendimize düstur alıyoruz:

“İnsanın gerçek gücü sıçrayışlarda değil, sarsılmaz duruştadır!”