Pazartesi, 7 Eylül 2026

Süfrajetler ve Pankhurst üzerine son söz



Pankhurst, erkek egemen sistemin karşısına kitleselliği, militanlığı, inatçılığıyla kendisini büyüten bir kadın hareketinin önderi olarak dikilmiş olsa da aynı zamanda tarihsel koşulların ve sınıfsal kimliklerinin sınırlarıyla da maluldü. Nitekim bu sınırlar Emmeline Pankhurst’un Emperyalist Paylaşım Savaşı karşısında takındığı tutumla en gerici biçimde de dile gelmişti.


Gülenay Eren

Ülkede yapılacak nüfus sayımı yeni bir eylemin kapısını açar (1911): “Oy hakkı yoksa nüfus sayımı da yok.” Anketlere cevap vermemenin yasal yaptırımı bir ay hapis cezasıdır. Bunun üzerine WSPU kadınlara boykot çağrısında bulunur. On binlerce kadın geceyi bilinmeyen yerlerde geçirir. Nüfus sayım işlemi böylece boşa düşer. “Kadınlar vergi mükellefi ve parlamentoda temsil edilme hakkına sahip kişiler olarak sayılmadıkları müddetçe sayılmayı reddediyoruz.” Vergi mükellefi olma isteği, o dönem İngiliz monarşisinin temsil edilmeyenin vergilendirilmemesi, vergi ödemeyenin de temsil edilme hakkını elde edememesi yaptırımından kaynaklanmaktadır.

1912’ye gelindiğinde hükümet yine vaatlerinin aksine kadınlara oy hakkı vermez. Tüm baskılara rağmen WSPU kadınları da daha keskin yöntemlerle eylemlere davet eder. “Erkekler için siyasi özgürlük ilerlemeleri, şiddet ve mülkün tahrip edilmesiyle alınmıştır. Genellikle ilerleme ihtişamlı devrim olarak adlandırılan savaşla işaretlendirilmiştir. Bazen daha az görkemli olduğu düşünülen kargaşayla işaretlenmiştir, ama etkilidir.” Emmelie Pankhurst, yaşanan gelişmeler üzerine başbakanın evinin önüne giderek ilk taşı kendisi atar. Kendiliğinden gelişen bu eylemin ardından her yerde, bütün büyük dükkânların ve kamu binalarının camları kırılır. Hapishaneler artık çoğunlukla kadınlarla doludur. Hükümet bunun üzerine tutuklama yerine zorunlu çalışma cezası vermeye başlar. Aynı vakalarda erkekler daha az ceza alır ya da çoğunlukla almazken, kadınlara verilen cezalar arttırılır.

“Herbiriniz yolunuzda militan olun. Avam Kamarası’na gidip yanıtsız ayrılmayı reddederek kendini ifade edenler, kendinizi militanca ifade edin. Parti çeteleriyle toplantılarda yüzleşirken ve ilkelerinizi hatırlatırken militanlığınızı gösterin. Pencerelere taş atmak isteyenler, pencereleri kırın. Daha ileri gitmek isteyenler; gizli idol mülküne saldırın, böylece hükümet, mülkiyetin bir zamanlar Çarsistler aracılığıyla olduğu gibi kadınların oy hakkı sayesinde de büyük bir tehlike altında olduğunu anlasın – bunu yapın. Ve hükümete son sözüm; Bu meclisi isyana kışkırtıyorum!”

1913’e gelindiğinde başbakan Asquith’in “…kadınlar insan türünün dişi bir parçası değil, daha ziyade tavşanlar gibi doğal olarak diskalifiye edilmiş farklı, aşağı bir türüdür… Öyleyse insan hakları kapsamında, kadınlar için asla medeni haklar verilemez, çünkü onlar erkek değiller. Yani insan değiller…” sözleri süfrajetler için kabul edilemez niteliktedir: “ ..kadınlar eşit adalet, eşit siyasi adalet ve iş gücü piyasasında eşit adalet. Çok basit, sıradan insanlar için eşit adaletle mücadele etmek için, kadınların devrim ve isyanları için tüm insanlık tarihinde erkeklerin sahip olduklarından daha fazla gerekçeleri var.”

Hapishanelerdeki direnişi kırmak için hükümet “Kedi ve Fare” olarak anılacak ve devletler nezdinde gelenekselleşecek; mahpusların hastalık nedeniyle geçici tahliyesi yasasını çıkardı. Bu yasaya göre açlık grevi yapan mahpus kadınlar serbest bırakılacak, iyileşince kalan cezaları için tekrar tutuklanacaklardı. Bırakılan kadınlar birkaç gün sonra tekrar tutuklanıyordu. Çıkan kadınlar kendilerini kamufle ediyor, bilinmeyen adreslerde kalıyor ve yeni kurulan “The Bodyguard” tarafından korunuyorlardı.

The Bodyguard tarihte ilk kez bir kadın örgütü tarafından fiziksel şiddete karşı koruma birimi olarak kuruldu. Eğitmenleri dünyada ilk kadın dövüş sanatı ustalarından biri olarak kabul edilen Edith Garrud’du. Sürekli saldırıya uğrayan Emmeline Pankhurst ve hareketin diğer liderlerini korumak da birimin görevleri arasındaydı ve bu, özsavunma hakkının uygulanmasının belki de tarihteki ilk örgütlü örneğiydi. Sadece artan ve vahşileşen polis şiddetine karşı değil aynı zamanda eril şiddete karşı da kadınları savunma-saldırı birimiydi. Bu birim için fiziki olarak güçlü gönüllü kadınlar bulunuyor ve kadınlara Japon özsavunma sporu jiu-jitsu eğitimi veriliyordu. Baskıya veya şiddete karşı ev ve işletmelere baskınlar düzenliyor, şiddet uygulayan erkekleri kamçıyla dövüyorlardı. Özsavunma grubu The Bodyguard kısa sürede o kadar başarıya ulaşmıştı ki gazetelerde polislerin bile bu kadınlardan korktuğu yazılıyor, kamçılanan polislerin fotoğrafları manşetlerde yayınlanıyordu.

Aynı yıl 4 Haziran’da örgütün önde gelen aktivistlerinden Emily Davison, kadınlara karşı baskıyı protesto etmek için ulusal önem taşıyan Kraliyet Yarışı sırasında (Epsom Derbisi) Kral V. George’un atının önüne atlayarak ağır yaralandı ve dört gün sonra yaşamını yitirdi. Kral ve Kraliçe dahil 300 bin kişinin izlediği ve tüm dünyanın ilgi odağı olan yarışta amacı WSPU’nun sesini duyurmaktı. Görgü tanıklarına göre Davison kralın atını durdurarak örgütün sembolü olan mor-yeşil-beyaz kurdeleyi takmak istemiş ama başaramamış, at tarafından ezilmişti. Kendisi de beyin sarsıntısı geçiren jokey Herbert Jones ise Pankhurst’ün cenazesine gönderdiği çelenkte Emily Davison’un anısını saygıyla anmış, ilerleyen yıllarda ise intihar ederek yaşamına son vermiştir. Sağlık sorunları nedeniyle serbest bırakılsa da yalnızca Pankhurst, 1913-1914 yılları arasında on kez tutuklandı. Dönemin resmi kayıtlarına geçmemiş olsa da otuz ila elli kadının açlık grevleri ve ağır yaralanmalar neticesinde hayatını kaybettiği de bugün biliniyor.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın patlak vermesiyle sömürgeci İngiltere, konumunu İtilaf devletlerinin en güçlüsü olarak aldığı sıralarda Emmeline Pankhurst ve kızı Christabel’in politikalarını liberal, aristokrat ve -güçlenen sınıf olarak- burjuva kadınların da ana talebi olan “Kadınlara Oy Hakkı” üzerinden temellendiriyordu. Pankhurst’e göre kadınlar, erkek egemen partilerin istihdamında değil kendi programları temelinde örgütlenen özerk bir yapıya sahip olmalıydı. Pankhurst monarşinin yerini Sanayi Devrimi’yle hızla gelişen kapitalist sistemin aldığını görmüş olsa bile, mücadelesini sadece kadınların oy hakkıyla sınırlayarak konunun sınıfsal bağlamını göz ardı etmiştir. Bu tutum, doğal olarak politik savrulmalara açıktır, öyle ki Savaş patlak verdiğinde artık ülkesini savunan bir ulusalcıdır. Kadın hakları mücadelesi ise ancak savaş bitince devam edilebilecek bir meseledir ve ona göre tüm faaliyetler savaş bitene kadar askıya alınmalıdır.

Savaşın başlamasıyla WSPU kadınları serbest bırakıldı. Emmeline Pankhurst, WSPU’lu kadınlara artık ülkelerini savunmaları gerektiği çağrısında bulunuyor ve her alanda kadınların büyük Britanya için savaşta ülkelerinin aktif destekçisi olmasını öğütlüyordu. The Suffragette dergisinin ismi Britannia olarak değiştirmişti ve süfrajetlerin sloganı artık “ Yaşasın büyük Britanya”ydı. Sömürgeci İngiltere’nin birinci emperyalist paylaşım savaşında monarşinin ve hızla gelişen yeni burjuva sınıfın yayılmacı politikalarının kirli yüzünü görse bile küçük burjuvalara içkin ulusalcı yanı erkek egemen sistemin propagandisti olmasını hızlandırdı.

Savaş sonrasında bir süre Kanada ve ABD’de yaşayan Emmeline, ülkesine geri döndüğünde kısa bir süre liberallerle hareket etti, daha sonra ise Muhafazakar Parti üyesi olarak pratik faaliyet yürütmese de muhafazakarların reklam yüzüne dönüştü.

1918 yılında savaş bitmiş, azalan erkek nüfusuyla kadınlar üretimde emek gücü olarak ön plana çıkmaya başlamıştı. Evlerine dönen yaklaşık üç milyon erkek için istihdamda yeni bir plan şarttı. Savaş yıllarında özellikle sanayide istihdam edilen kadınların çoğu işten çıkarıldı. Daha uzun saatlere daha ucuza çalışan kadınlar burjuvazi için emek sömürüsü bağlamında tercih sebebi olsa da erkeklerin işsiz kalması daha büyük bir tehlikeydi. Üstelik 1917 Ekim Devrimi’yle Sovyetler’den Avrupa ve Asya ülkelerine yayılan sosyalist rüzgâr ve işçi sınıfının yaratabileceği tehdit, burjuvazi için erkek işçileri istihdam ederek düzen içine çekmeyi zorunlu kılıyordu. Kadınlar hem üretimde ucuz işgücü olarak kullanılmalarına hem de toplumsal yaşamda cinsiyetlerinden ötürü ayrımcılığa maruz kalmalarına rağmen, çalışmanın hayatlarında yarattığı farkın ayırdındaydı. Bu nedenler her türlü hak için grevlere gidildi, protestolar düzenlendi. Kadınların tepkilerine kayıtsız kalmak artık hiçbir anlamda mümkün değildi, buna mukabil Kadın Meslek Eğitimi ve İstihdam Merkez Komitesi (CCWTE) kuruldu.

1918 yılında 30 yaş üzeri, vergi mükellefi olan ve belirlenen geliri kazanan kadınlar için seçme ve seçilme hakkı kazanıldı. Ama bu hak çoğunluğu oluşturan emekçi yoksul kadınları dışlıyordu. Bu tarihten sonraki ilk seçimlerde (1919) köle işgücü ve savaş ekonomisinden çıkar sağlayan bir ailenin ferdi olan Nancy Astor ülkenin ilk kadın milletvekili olur. Nancy Astor kadınların gerçek sorunlarıyla ilgilenmese de o dönem burjuva kadınların örgütlediği “kadınlar için oy hakkı” toplantılarında boy göstermektedir. Kadın hareketinin muhafazakar kanadında yer alan Astor, 1 Aralık 1919 yılında Muhafazakar Parti milletvekili olarak Avam Kamarası’na girer. Erkek egemen zihniyet açısından ait olduğu sınıf bir fark yaratmadığından mecliste sosyal izolasyona tabi tutulur. Astor hiçbir zaman kendini bir kadın hakları savunucusu olarak tanımlamamasına rağmen, İşçi Partisi ve Liberal Parti’nin kadın parlamenter çıkarabilmesi için aktif çalışma yürütmüştür. 1923 yılında yapılan seçimde üst sınıfta mensup sekiz kadın artık parlamentodadır.

Erkek seçmen sayısı, 21 yaş üstü tüm erkeklerin oy kullanma hakkının kazanımıyla işçi sınıfından erkeklerin de elinde önemli bir kozdur. Muhafazakar Parti ve iktidarda olan egemen güçler için bu açıkça bir tehlikedir.Bir yandan da işçi kadınların artık ağırlık kazanan ve daha politik olan feminist örgütlenmelerine kulak tıkayamayacağını bilmektedir. Kadınların 60 yılı aşkın hak mücadeleleri zaman zaman sönümlense de biriktirdikleri tecrübe ve istikrarlı mücadeleleriyle 1928 yılında 21 yaş üstü tüm kadınlar seçme ve seçilme hakkını kazanmıştır.

Bu esnada, hareketin öncülerinden biri olan Sylvia Pankhurst, baskınlardan son anda kaçarak Paris’e geçen ablası Christabel ve annesi Emmeline ile anlaşmazlığa düşmeye başlar. Sylvia dönemin Marksist öğretisi doğrultusunda kadın ve erkek ezilenlerin ancak ortak sınıf mücadelesiyle özgürleşeceğini, aristokrat ve orta sınıf burjuva kadınları temsil eden WSPU’nun işçi ve yoksul kadınların hak ve taleplerinden kolaylıkla feragat etmesinin harekete zarar verdiğini savunur. Pankhurst kadınları uzun süren tartışmaların ardından Sylvia’yı örgüt üyeliğinden men ederek uzaklaştırır. Sylvia’nın amacı sosyalist bir örgüt kurmaktır. 1914 yılında İşçilerin Sosyalist Federasyonu’nu (WSF) kurar ve İşçilerin Zırhlı Gemisi adlı gazeteyi yayınlamaya başlar. Birinci emperyalist paylaşım savaşına karşı propaganda yürütür ve özellikle Doğu Londra’daki işçileri örgütleme faaliyetinde etkin rol oynar. Komünist Parti-Enternasyonal’in İngiltere Seksiyonu’na katılır. Lenin’in önerdiği cephe taktiğini benimsemeyerek Komünist İşçi Partisi’ni kurar.

Sylvia aynı zamanda evlilik sözleşmesi yapmayı ve kocasının ismini almayı reddeder ve 45 yaşında anne olur. 1930’larda komünist aktivistliği bırakarak anti-faşist ve sömürgecilik karşıtı hareketlere destek verir. 1956 yılında Etiyopya’ya yerleşir ve 1960’ta hayatını kaybeder. Emmeline Pankhurts ise kızının politik duruşunu asla benimsemez ve evlilik dışı çocuk doğurmasına tepki göstererek, Sylvia ile görüşmeyi ölene kadar reddeder.

Son söz yerine…

Kadın hareketinde WSPU gibi kitlesel olduğu kadar militan bir örgütün yaratıcılarından biri olarak tarihe damgasını vurmuş önderlerden Emmeline Pankhurst’un modern feminizmin ilk aktivistlerinden olduğu gerçeği yadsınamaz. Biz Marksistler tüm toplumsal gelişmeleri, örgütlenme ve hareketleri tarihsellikleri içinde ele alırız. Kadınların insan yerine konulmadığı hatta toplumun en ileri kesimlerini temsil eden sosyalistler açısından bile bunun böyle olduğu koşullarda Pankhurst ve örgütünden beklentilerimiz de komünist bir kadın hareketini yaratmaları olamaz elbette. Fakat bu yaklaşımımız onların sınırlarını, sınıfsal duruşlarının varacağı noktaları görmezden geleceğimiz anlamına da gelmez.

Kadın sorununa seçme-seçilme ve teknik işlerde çalışabilmeleri için eğitim görme haklarının tanınması taleplerinin yanı sıra üretim süreci içinde uğradıkları baskıya, vahşi sömürü koşullarına. karşı da üzerinden atlanmayacak bir talepler bütünlüğüyle yaklaşan bu hareket, tarihsel koşullar itibariyle düşündüğümüzde önemli bir duruşu ifade eder. Fakat, WSPU ve özelde de Pankhurst, aynı zamanda o tarihsel koşulların ve sınıfsal kimliklerinin sınırlarıyla da maluldü. Nitekim bu sınırlar Emmeline Pankhurst’un emperyalist dünya savaşı karşısında takındığı tutumla en gerici biçimde de dile gelmişti.

Pankhurst, erkek egemen sistemin karşısına kitleselliği, militanlığı, inatçılığıyla kendisini büyüten bir kadın hareketinin önderi olarak dikilmiş olsa da aynı zamanda onun ruhuyla en gerici biçimde buluşarak bizzat kendisiyle çelişmiş bir burjuva kadındır. Bu açıdan da o, burjuva kadın hareketinin nefesinin sınırları ve varabileceği gerici savrulmaların da çarpıcı bir simgesidir. WSPU’yu tasfiye edişi ve sömürgeci İngiltere adına savaşı destekleyen konuma gelişi, dolayısıyla erkek egemenliğin en gerici, en saldırgan özüyle birleşmesinin başka bir tanımı yoktur. Fakat bu, kadınların büyük bedeller ödediği, acılara katlandığı bir sürecin yok sayılmasını getirmez. Tersine bu hareketin gövdesini oluşturan işçi-emekçi kadınların o görkemli tarihsel duruşları, bu harekete önderlik eden WSPU’nun o koşullardaki sürükleyici rolü yok sayılamaz.

Bugünümüz açısından burjuva kadın hareketinin ufkunu-sınırlarını göstermesi itibariyle önemli bir ders olmakla birlikte, kadın dinamiğinin tarihteki en görkemli şahlanışlarından biri olarak da bu dinamiğin nasıl bir volkan karakteri taşıdığının da çarpıcı ifadesidir. Bu açıdan da kadın mücadelesinin bir parçası, o tarihsel mirasın üzerinden atlanmayacak bir momentidir.

Kaynakça:

Alıntılar, Emmeline Pankhurst “Die Geschichte meines Lebens” adlı kitabından çevrilmiştir.

Copyright 2008 by Hannelore Schröder frauenmediatum.de

Litaraturkritik.de

www.theguardian.com

www.biography.com

frauen.de

www.frauen-waehlet.de