Zehra Çaldağ
“Toprağın Kızı” başlıklı otobiyografik romanda, açlık ve yoksulluk içinde bir kadının ne şekilde olursa olsun para kazanmasının bir taraftan zoraki getirdiği saygınlığı bir taraftan da aşağılandığını görmekteyiz.
Yazar Agnes Smedley’in yalın betimleme yeteneği okuyucuyu romanın içine sürüklüyor, anı yaşıyormuşsunuz gibi hissetmenizi sağlıyor. Her şeyi öyle derinden ve ayrıntılarına kadar inerek betimliyor ki, rüzgarı, fırtınayı ya da doğanın eşsiz güzelliğini, vahşiliğini duyumsuyorsunuz. Madencilerin yaşamlarını, o yoksulluk ve açlık içinde eğlencelerini, sevinçlerini ve üzüntülerini yaşayabiliyorsunuz.
Yazar, yoksul bir madenci ailesinin çocuklarından biridir. Yoksulluk, açlık, babasının şiddeti ve bir gün zengin olma hayali hiç peşini bırakmaz. Oradan oraya sürüklenişlerini, ABD’deki madencilerin kölelikten beter yaşamlarını olağanüstü güzellikte anlatır. Özgüveni o yaşamın içinde filizlenen kahramanımızın cinselliğe, sevgiye, aşka ve evliliğe karşı oluşan tepkisiyle kendi ayakları üstünde durma çabası, kendisini geliştirmesi kadınlar açısından çarpıcı bir örnek olabilir. Çünkü Marie -kahramanımız- okumayı, öğretmen olmayı, yazar olmayı, özgürlük mücadelesinde etkin olmayı yaşamın bütün zorluklarını aşarak başaran bir birey.
Cezaevine düştüğünde bütün acemiliklerine, bütün iç hesaplaşmalarına rağmen direnmesi gerektiğine karar veren bir kişilik:
Tüm madenlerin ve millerce uzunluğundaki kırın sahibi madenin sahibi şirketti. Evimizi şirketten kiraladık, (başka ev yoktu) yiyecek ve giyecek aldığımız dükkan şirketindi, yüksek şirket fiyatlarını ödeyemezsek satın alamazdık. Okul binası şirketindi ve öğretmen şirket tarafından seçiliyordu. Erkeklerin bir araya gelip para harcadığı salon şirketindi. Kasabaya giden demiryolları şirketindi. Bir adama günde 2 dolar ödeneceği söylenirdi. Ama senet olarak verilirdi. Madencilerin yaşadığı iki ya da üç odalı evlerin eğri sırası önünde grup grup geniş omuzlu adamlar dururdu. Birçok değişik dil (İngilizceyle karışık Polonyaca, Çekoslovakyaca, Almanca) konuşuyorlardı. Tartı patronu, uzun ve kötü çalışma saatleri, kötü koşullar, madenlerdeki tehlikeli koşullar hakkında küfürlerle birlikte hoşnutsuzluk ve nefret doluydu.
Madenlerde grev olduğu zamanlarda grevi sonlandırmak için gelen askerlerin madenci kızlarına tecavüzlerini ve bunun cezasızlığını ise şöyle betimleniyor:

Trinidad üç hafta askerler tarafından işgal edildi. Düzeni sağladılar. Güneş batınca babalar kızlarını aramaya başladı. Rayların öbür tarafında oturan birçok kız gibi çamaşırhanede çalışan kızları eve götürmek için bekledi. Kızını raylarda bir askerle gören babanın onu öldüresiye dövdüğü haberi yıldırım gibi yayıldı. Asker yılışıkça gülüp kasıla kasıla yürüdü. ABD üniforması giydiğinden hiçbir baba ona dokunmaya cüret edemedi. Birkaç gün sonra evimizin iki kapı ötesindeki bir baba kızını almaya gitmedi. Kızı her zamanki saatte dönmeyince onu aramaya gitti. Onu kereste avlusundaki iki kereste yığını arasında iki askerin elinde buldu. Erketedeki bir asker diğerini uyardı. Böylece babanın haykırışları onları yakalamaya yetmedi. Kereste avlusunda kimse yoktu ve her halükarda kimse AD üniformasına dokunamazdı.
“Daha sonraki yıllarda insanların ‘herkes layık olduğunu elde eder’ dediğini sık sık duydum ve aklımdan hep koyaktaki yaşam geçti. ‘Layık olmak’ zenginlerin yoksullara karşı silah olarak kullandıkları bir sözcüktür. ‘Layık insanlar’dan söz edenler cahildir. Çünkü bilgi dünyası bizden çok uzaktaydı. Biz koyaktakiler düşünmek yerine tepki gösterirdik.
Riverside Drive’de zenginlerin evleri vardı. Huzur ve lüks içinde yaşayıp uyuyanlar… Asla çalışmazlar. Kadınlar çalışmanın ne olduğunu bilmezler. Annem nazik ve tatlıydı, babam oradaki adamlar kadar içmezdi. Onların oğulları okula gidiyor, benim kardeşlerim ise aç ve ölüyor. Kardeşim öyle genç ve öyle acınacak halde ki, oradakilerin bedelini biz ödüyoruz. Biz, kardeşim ve benim gibiler…
Kitapta, 1800’lü yılların sonlarına doğru ABD’deki yaşam, kadına bakış açısı, özgürlük mücadelesi, savaş karşıtlığı mücadelesi, feminist mücadele, sosyalist mücadele, sosyalistler ve özgürlük mücadelesi içindeki kadın erkek ilişkilerine rastlıyoruz.
Romanın sonunda tam ‘aşkı ve sevgiyi buldum’ dediği evliliğinde daha önce yaşadığı bir ilişkinin erkekler tarafından nasıl kullanıldığının anlatıldığı bölüm bugüne özellikle devrimci mücadele içinde olanlara ahlaki bir kültür değişiminin içselleştirilmesi gerektiğini de göstermektedir:
Çalışma, inceleme, sonsuz tartışmalarla dolu parlak günler geçti, sevginin güzelliğiyle renklenmiş… Zaman zaman büyük mutluluğumuzdan korkuyordum? İki insanda her şeyin böyle birbirine geçmesi kuşkusuz zamana karşı duramazdı. Bir gün ‘Marie’ dedi çenemi kaldırıp elini dayayarak, ‘Bir kez bana sevgiyi aradığını söylemiştin ve seksi bulduğunu. Sanırım bunu demek istedin. Söyle bana, hayatında başka erkekler de oldu, değil mi?’
Evet,
Kaç tane?
Sana başka soru sormayacağım canım.. Sana tek soru sorup duracağım; Umarım bu erkeklerden hiçbirisi benim yurttaşlarım değildi… Öyle mi.
“Toprağın Kızı”, merakla ve keyifle okunuyor. Kadın-erkek ilişkilerinde sorgulanıp cevaplanması gereken birçok sorunun kafamızda oluşmasını sağlıyor. Kısacası, zevkle okunabilecek bir roman olduğunu söyleyebilirim.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!