Çarşamba, 22 Temmuz 2026

Mekanik ve otomatik süregiden günlük hayat



Genele şamil bir boşvermişlik ve tükenmişlik kendini gösterdi: Pes etme ve teslim olma hali, derin bir depresyon. İşte böyle mütereddit, ihtiyatlı, günlük rutinin gereklerini yerine getirerek, öfke ve dehşet duygusunu yutarak veya çok verimsiz ve çok tuhaf bir şekilde evdeki yemek masasının başındaki patlamalarla dışarı akıtarak -tıpkı milyonlarca diğer insan gibi devre dışı kalmış bir halde yaşamaya devam ederek hadiselerin bana ulaşmasını bekledim…


Sonuç ne olursa olsun, zafer için mücadele ederken gösterilen kahramanlık, ulusların bilinçlerinde tükenmez bir güç kaynağı olarak kalır.

Asıl belirleyici olan insanların, ihanet içindeki kendi korkak liderlerine karşı hissettikleri nefret ve tiksintinin, o anda, asıl düşmana duydukları öfke ve nefreti gölgede bırakmasıydı… Süreç, her münferit örnekte, bir depresyonun tüm tipik alametlerini hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösteriyordu.

En basit ve neredeyse bütün örneklerde, biraz deşildiğinde en temel neden korkuydu. Sopa yiyenlerden biri olmamak için sopa atanların safına katılmak. Ve hemen ardından: Biraz müphem bir sarhoşluk, birlik ve beraberlik coşkusu, kitlelerin çekim gücü. Bunun da ötesinde birçok insanda kendilerini yarı yolda bırakanlara karşı hissedilen tiksinme ve öç alma duygusu.

Yine devamında, tuhaf bir şekilde Almanlara has bir düşünme şekli: “Nazilerin rakiplerinin hiçbir tahminleri tutmadı. Nazilerin kazanamayacağını söylemişlerdi, ama kazandılar. Demek ki rakipleri haksız, demek ki Naziler haklılardı. Bunun yanında bazılarının (isimlerini zikretmek gerekiyorsa entelektüellerin) Nazi partisinin çehresini ve tuttuğu yolu, partiye katılarak değiştirebileceklerine inanmaları. Ve tabii hakiki oportünizm ve konjonktüre uyma zihniyeti.

Bütün bunların hepsinin ortak özelliği, gerek halklarda gerekse münferit insanlarda “asalet” olarak adlandırdığımız olgunun külliyen yokluğudur: Yani dışardan gelecek baskıyla ve şiddetle sarsılamayacak bir nüve, bir tür soylu sertlik; ancak en zor şartlarda, en büyük sınavlarda harekete geçirilecek bir grurur, seciye, metanet ve haysiyet rezervi. İşte buna sahip değil Almanlar. Bir ulus olarak güvenilmez, yumuşak ve nüvesizler.

1933 Mart’ı bunu gözler önüne serdi, ispatladı. Şartlar zorladığı anda “asalet sahibi” halklarda sanki sözleşmişcesine genel ve spontane bir heyecan, bir hareketlilik başlarken, Almanya’da yine sözleşmişcesine genele şamil bir boşvermişlik ve tükenmişlik kendini gösterdi, pes etme ve teslim olma hali -kısa ve öz olarak ifade etmek gerekirse: derin bir depresyon.

Milyonlarca insanda eşzamanlı olarak görülen bu sinirsel çöküşün neticesi yekvücut olmuş ve her şeyi yapmaya hazır bir halktır ve bu halk bugün bütün dünyanın kabusudur.

Diğer taraftan çok tuhaftı ki, dehşet verici gelişmelere karşı bir yerlerde güçlü, canlı bir tepki verilmesinin engellemesine ciddi şekilde yardımcı olan da işte bu mekanik ve otomatik süregiden günlük hayatın kendisiydi.

Günlük hayatın mekanizmaları, işte tam da bu münferit direnci engelliyordu. Eğer insanlar bugün -belki eski Atina’da olduğu gibi- kendi ayakları üzerinde durabilen ve hadiselerin bütünüyle ilişki kurabilen varlıklar olsalardı ve kendileri mesleklerine ve günlük ajandalarına hiçbir zaman kendilerini kurtaramayacak kadar teslim etmiş, binlerce küçük detaya bağımlı, adeta bir ray üzerinde kayıp giden ve “raydan çıktığında” herkesi tamamen çaresiz bırakan bir hayatın esiri olmasalardı, muhtemelen ne kadar farklı olurdu devrimlerin hatta bütün tarihin akışı?

Güvenlik duygusu ve mevcudiyetin sürdürülmesi sadece günlük rutin işleyişin devam etmesiyle mümkündür, onun dışına çıkıldığı anda cangıl başlar! 20 yüzyılda yaşayan her Avrupalı bunu karanlık bir korku olarak hisseder; işlerin raydan çıkmasına neden olabilecek, cüretkar, gündelik rutinin bir parçası olmayan, sadece kendi içinden gelen herhangi bir işe kalkışmak hususundaki tereddüdü de işte bundan kaynaklanır. Ve işte bu nedenle mümkündür Almanya’da Nazi hakimiyeti gibi devasa medeniyet facialarının vuku bulması.

İşte böyle mütereddit, ihtiyatlı, günlük rutinin gereklerini yerine getirerek, öfke ve dehşet duygusunu yutarak veya çok verimsiz ve çok tuhaf bir şekilde evdeki yemek masasının başındaki patlamalarla dışarı akıtarak -tıpkı milyonlarca diğer insan gibi- devre dışı kalmış bir halde yaşamaya devam ederek hadiselerin bana ulaşmasını bekledim…

[Bir Alman’ın Hikayesi, Sebastian Haffner]