Salı, 25 Ağustos 2026

Hapishane Çağı – Kapatılan İnsan



Tıpkı okul ve kışla gibi, muktedirin ideolojik yapısını bütün çıplaklığıyla yansıttığı hapishane, yukarıdan aşağı örgütlenen toplumsal şiddetin hem bir parçası hem de yeniden üreticisidir


Işık Ergüden

Kurumların heybetli ve neredeyse hep aynı çirkinlikteki tekdüze mimari yapısı bir tür nesnellik çağrışımı yapar: Bürokrasinin oluşum sürecinde hedeflenen kişisizleştirme ve nesnellik, evrensel olduğu varsayılan yasal bir duruma, eşit, yansız ve mesafeli bir uygulamaya gönderme yapmaktadır. Kişisellikten bağımsızlaşma, adam kayırmanın olmaması gibi anlamlarıyla hukuksal bir idarenin olmazsa olmazı görülmüş, dolayısıyla temel bir önem atfedilen “insan hak ve değerleri” açısından belirleyici kabul edilmiş bu kurumsal nitelik de burjuvazinin yok olan ütopyalarından biridir. Bu nesnellik hevesi, ayrımcılığı, öznelliği önlemediği gibi üstelik devasa bir kırtasiyecilik ağı ve mekanizmasıyla birlikte-, tamamen insanı ezen, yok sayan bir kurumsal işleyişin de başlatıcısı olmuştur. Kişisizleşmenin yansızlık anlamına gelmediği, iktidarı ve işleyişi dağıtıp yaygınlaştırdığı, birer çark haline gelen kişilerin arka plana atılmasıyla da kurumun öne çıktığı aşikârdır. Kişisellikten çıkma -tanrılaşma gibi- mutlak erkin her yerdeki varlığına götüren yoldur.

İşte, hapishane bütün bu sürecin tipik bir örneği olarak görülebilir. Hapishanenin kapalı ve bölmeli mimari yapısı, bu yapıya uygun bir görevliler hiyerarşisini de beraberinde getirmektedir. Dış ve iç güvenlik elemanları, askerler, polisler, gardiyanlar, hekimler, psikologlar, eğitmenler ve din adamları toplumsal kurumların prototipini, yukarıdan belirlenen bir hiyerarşiyle, sıkı bir denetimle hapishanede oluşturmakla görevlidirler. Kışla, manastır, okul ve fabrika gibi katı modellerle koşut tasarlanmış olan modern hapishanede kapatılanların gündelik yaşamı, çalışma, eğitim, ibadet, havalandırma gibi faaliyetleri düzenleyen bir yönetmelik çerçevesinde şekillendirilmiştir. Bu faaliyetler zorunlu kılınır, uygulanmaları belirli ritüellere, koşullara bağlanır, yerine getirilmemesi açık şiddet uygulamanın meşru koşulu olarak görülür. Hapishanenin idari örgütlenmesi, ordu-kışla örgütlenme ve hiyerarşisine benzer. İşleyiş, ast-üst ilişkisi emir-komuta zincirine uygun olarak sürer. Askeri türden bir otorite ve iletişim sistemi geçerlidir. Yönetim hiyerarşisindeki her yetkilinin belirli görev ve sorumlulukları vardır; yukardan aşağıya ve aşağıdan yukarıya giden raporlarıyla, disiplin, tüzük ve yönetmelik kurallarıyla hapishane tek yanlı bir bilgi aktarım ve otorite alanıdır.

Hapishane, “memur ahlakı”nın uç noktalarda uygulandığı yerlerden biridir. Görev bilinci, çalışma ahlakı, itaat, disiplin, aynı zamanda bir ideolojiyi de şekillendirici unsurlardır. Diktatörlük, sıkıyönetim, askeri idare gibi dönemlerde ve olağanüstü hal uygulamalarında, hapishanelerin askeri yapısı açıkça öne çıkar (kapitalizmin ilk dönemlerinde işçilerin yatılı kaldığı, dışarı çıkarılmadığı, sıkı kurallara tabi kılındığı fabrika işleyişlerinin de hapishanelerden farkı yoktur). Örneğin Türkiye’de ordu için geçerli olan iç yönetmelik ve tüzükler, sıkıyönetim ve askeri idare dönemlerinde bütün hapishaneler için geçerli kılınmış, özellikle de askeri hapishanelere kapatılan siyasal muhaliflere uygulanmak istenmiştir.

Söz konusu hapishanelerde bulunan herkes en kıdemsizinden er kabul edilmiş, dolayısıyla gardiyan dahil hapishanedeki bütün yöneticilere “komutanım!” diye hitap etmek, hazırola geçmek, İstiklal Marşı söylemek, tek sıra, uygun adım yürümek, “Atatürkçülük” dersleri görmek gibi, mahkûmun da dahil olduğu varsayılan askeri hiyerarşinin gerektirdiği bütün ritüel ve uygulamalar zorunlu kılınmıştır. “Emir demiri keser” türü bir mantıkla emredilen her şey uygulanır ve karşı çıkış, direniş, ne kadar mantıklı ya da insani olsa da zor kullanmanın ve açık şiddet uygulamanın gerekçesi veya bahanesi olur. Kurala göre davranmak ise toplumsallaşmanın ve “kurumlaşma”nın kapısını açar (“kurum” -yansız, adil, eşit, bireye ve özgürlüklerine saygılı bir kurum hayali- bireyin beklentilerinde, bilinçdışında mevcut olabilir; şikayet, itiraz, bir anlamda “kurum”dan “kendine çekidüzen vermesi”ni ya da “babalık göstermesi”ni beklemek anlamına gelebilir). Hapishanede şiddetin yetkisi verilmiş, şiddet rutine bağlanmıştır; “kurbanlar” da çoğu zaman insan olarak görülmez (ideolojik beyin yıkama). Sonuçta “uç dönemler”de gündelikleşen şiddetin sürebilmesinin önemli bir koşulu bu güçlü ve hiyerarşik bürokratik yapıdır: Emre itaat; “anormal” davranışların “anormal” olmayı gerektirmeyecek kadar rahatlıkla yerine getirilmesini ve vicdan rahatlığını beraberinde getirir. “Kurban” anonimleştirilmiş -“terörist”, “katil”, “çocuk katili”, “tecavüzcü”- ya da şeyleştirilmiştir, işkenceci kendini ahlaki bakımdan rahat ve haklı hissedebilir, sürü sağduyusu içinde davranır; şiddet, kişilik özelliğinden ziyade toplumsal ilişkilerin, “siyasal aklın” sonucudur.

[Hapishane Çağı – Kapatılan İnsan, Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, Red Kitaplığı]