Yeniden doğma fırsatı



Bütün umudunu sandığa bağlayıp bu seçimlere ‘hayat memat seçimi’ misyonunu yükleyen kesimler tam bir moral çöküntü içinde. Güç tazelemiş olan iktidarın girişeceği saldırılardan önce bu ruh haliyle savaşmak gerekiyor. Çünkü bu ruh hali, karamsarlık, mecalsizlik ve bozgunculuktan başka bir şey üretmez


Basaraktan geçeceğiz yeniden
Yeniden yeniden yeniden
Daha öfkeli
Yenikken bıraktığımız ayak izlerimize.

Edip Cansever

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu AKP-MHP-Ergenekon faşist blokunun zaferiyle sonuçlandı. Gerçi Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan -14 Mayıs’tan- belliydi. Yalnız aradaki fark beklendiği kadar ezici olmadı. 

Ama bunu ‘demokrasi adına ilerleme’ olarak görmek kendimizi kandırmak olur. 14 Mayıs’taki sonucu tayin edici etkenlerin başında gelen dinci faşist gericilik birikimi, Kemal Kılıçdaroğlu’nu da anaforuna çekerek ideolojik-siyasi hegemonyasını pekiştirmiş olarak çıktı bu süreçten. 

Bu sonuç bir gerçeği daha gösterdi: Temel sütunlarını Cumhuriyet rejiminin kuruluş paradigmasını da oluşturan komünizm ve emek düşmanlığının, Kürt, Ermeni ve Rum düşmanlığının, Alevi Kızılbaş düşmanlığının oluşturduğu tarihsel gericilik birikimini ve günümüzde ona eklenen kadın ve LGBTİ düşmanlığını geriletip zayıflatmanın yolu ona tavizler vererek şirin görünmeye çalışmaktan geçmiyor. “Toplumu anlamak”, “değerlerine saygı göstererek onunla buluşmak” adına sergilenen bu oportünizm, karşı cepheyi çözmek şurada dursun fiilen onun kuyruğuna takılarak daha fazla sağcılaşmayı beraberinde getiriyor.  

Ortaya çıkan tablonun iç karartıcı olduğu açık. Özellikle de bütün umudunu sandığa bağlayıp bu seçimlere ‘hayat memat seçimi’ misyonunu yükleyen kesimler tam bir moral çöküntü içinde. Güç tazelemiş olan iktidarın girişeceği saldırılardan önce bu ruh haliyle savaşmak gerekiyor. Çünkü bu ruh hali, karamsarlık, mecalsizlik ve bozgunculuktan başka bir şey üretmez. Gerçeğin gözüne cesaretle bakarak “Biz nerede yanıldık” sorusuna dürüstçe yanıt arayışına çıkmak yerine kendi dışında suçlu ve sorumlu arayışına çıkar. Halbuki herhangi bir yenilginin altında ezilmemenin başta gelen koşulu “Bir musibet bin nasihatten evladır” düsturunu rehber alarak soğukkanlı bir muhasebeye yönelmektir. 

Sonuçların dökümüne baktığımızda 9 metropolden Bursa ve Trabzon dışında kalan 7’sinde (İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya ve Amed) Tayyip Erdoğan Kılıçdaroğlu’nun gerisinde. Keza Akdeniz, Ege ve Trakya gibi sanayi ve ticaretin gelişkin olduğu, eğitim düzeyi yüksek bölgelerde de durum aynı. Örnek olarak andığımız bu iki veriden halka tepeden bakan seçkinci mazeret teorileri de üretilebilir; hem bu kentlerin işçi-emekçi semtlerinde hem de Kocaeli, Sakarya, Balıkesir, Kayseri, Bilecik, Adıyaman, Malatya, Gaziantep, Düzce, Maraş, Konya, Uşak, Karabük vb. gibi belirgin biçimde işçileşmiş kentlerde Tayyip Erdoğan ve gerici faşist müttefiklerinin neden ve nasıl olup da hâlâ ezici oranlarda oy alabildikleri sorusu da sorulabilir. 

Bunların ilkinden en fazla “Bu halk adam olmaz” sonucu çıkar ki, bu kafayla hareket edildiği sürece -öncesi de olmakla birlikte- son 20 yıldır yapılan bütün seçim ve referandumlarda olduğu gibi bundan sonra isterse onlarca seçim yapılsın karşılaşacağımız tablo değişmez. Diğeri ise bizi bugüne kadar bıraktığımız boşluklarla, ihmallerimiz ve savsaklamalarımızla, dahası tarihsel amaç ve perspektif kaymalarımızla yüzleşmeye zorlar. Birincisi en fazla geçici bir iç rahatlama sağlar, bu arada mecalsizleştirir, dahası içten içe çürütür. “Nereden başlamalıyız” sorusunun yanıtını bulmamızı sağlayacak olan diğeri ise yeni bir başlangıç için gerekli güç, enerji ve umudu kazandırır. 

Önümüzde zor bir dönem bizi bekliyor. Ekonomi resmen batmış durumda. Yandaş sermaye gruplarının ihtiyaç ve beklentileri doğrultusunda izlediği ekonomik politikalar sonucu krizi daha da derinleştirip ağırlaştıran iktidar çıkış yolunu emeği alabildiğine baskı altına alıp ucuzlatmakta görüyor. Fakat bu da yetmeyecek, işsizlik ve enflasyonda patlama yaşanmasının eli kulağında. Deprem bölgesindeki milyonların ihtiyaç ve beklentilerinin karşılanması başta olmak üzere birikmiş sosyal sorunlar çözüm bekliyor. Bölgesel yayılma hayalleriyle izlenen savaş kışkırtıcısı saldırgan dış politika çıkmaza saplanmış halde. Düne kadar düşman olarak hedefe çakılan Esad’la, Sisi’yle görüşebilmek için bin takla atılıyor, katil Bin Selman ya da “15 Temmuz’un finansörü” ilan edilen BAE Devlet Başkanı En Nahyan’ın etekleri öpülüyor. Dünya çapındaki dengeler aynı anda birkaç ipte birden oynama cambazlığına artık eskisi kadar cevaz vermiyor. 

Tabii ki bütün bunlar iktidarı kendi kendine yıpratıp köşeye sıkıştıracak etken ve dinamikler değil. Zaten 14 ve 28 Mayıs sonuçları bu tür kendiliğindenci beklentilerin yanlışlığını ve uyuşturucu etkisini gösterdi. İç ve dış politikadaki tıkanmaların, krizdeki derinleşmenin iktidarı zayıflatıp muhalefete yarayacağı şeklindeki kendiliğindenci rehavet teorilerinin iflasını sergiledi. Sadece burjuva düzen partilerinin taraftarları üzerinde değil Türkiye sol hareketinin önemli bir kesimi üzerinde de etkili olan bu tek yanlı kriz okumalarının teoriden olduğu gibi tarihten de hiç ders almadığı bir kez daha görüldü. Halbuki tarihte de yakın dönemde de faşizmin, toplumun çalkantı ve arayış içinde olduğu, sadece orta sınıfın değil işçi sınıfı ve emekçi yığınların da eski konumlarını koruyup sürdürmekte zorlandıkları, işsizlik ve yoksulluğun yanı sıra gelecek endişesinin büyüyüp derinleştiği koşullarda emekçi sınıflarda çözüm umudu yaratıp onlara güven veren tutarlı, sabırlı ve gözü kara bir devrimci öncülüğün zayıf kaldığı koşullarda faşist parti ve hareketlerin nasıl güçlenip iktidarlaştıkları gerçeği unutuldu. 

Bu seçim sürecinden ve ortaya çıkan tablodan bir ders alınacaksa, en başta işte bu ders çıkarılmalı. Sınıftan ve emekçi yığınlardan bu denli kopuk olmamızın, toplumun nabız atışlarını ve eğilimlerini görüp okumaktan bu denli uzak oluşumuzun nedenleri üzerinde durulmalı. Sınıfsal ayrım ve çelişkileri bu denli ihmal etmiş olmamızın, emek-sermaye çelişkisini bu denli boşlayarak kendimizi salt kimlik ve kültür politikaları, insan hakları savunuculuğu ve demokratik hak talepkârlığıyla sınırlamanın yetersizliği ve sınırları görülmeli. Kürt sorunu başta olmak üzere sistem tarafından dışlanıp hedef haline getirilen bütün etnik ve dinsel kimliklerle cinsel tercihlere Müslüman-Hanefi-Türk kimliğiyle tam hak eşitliği sağlanması konusunda cepheden net ve ikirciksiz bir duruş sahibi olunmalı. Doğanın yıkımı ve iklim krizi yanında bütün canlıların yaşam haklarının savunuculuğunda aynı tereddütsüz militan duruş gösterilmeli. Ufku sistemin şu ya da bu yönlerinin revizyonuyla sınırlı ‘düzeltilmiş kapitalizm’ hayallerinden kesin bir kopuş sağlanmalı; işçi sınıfı başta olmak üzere bütün toplumsal kesimlerin, sistem karşıtı bütün dinamiklerin emeğin kurtuluşu tarihsel amacı temelinde örgütlenip omuz omuza mücadele etmelerini mümkün kılacak sistematik, sabırlı ve inatçı bir seferberliğe girişilmeli. 

14 ve 28 Mayıs musibetinden bu dersleri çıkarmaya başarırsak bizler o zaman bir seçimi kaybetmiş ama nihai savaşı kazanmanın yoluna koyulmuş oluruz. Bunu yapmak yerine siyaseti lâf ebeliğine dayalı gösteri siyasetine indirgeyen, küçük başarılar peşinde koşan, göreli üstünlüklerine dayalı olarak kendini hep “doğru” gören zihniyet ve alışkanlıklarda ısrarımızı sürdürecek olursak o zaman geleceğe dönük olarak da şimdiden “Hepimize geçmiş olsun!”.