Sibel Kilimci
Bir insan midyeye dönüşür mü? Dönüşür. Meryem, bir kapalı kutu, sattığı midye dolmaları gibi. Binlerce midyeyle uğraşmaktan küçük elleri nasır ve çiziklerle dolu. 34 yaşındaki bedeni biraz Kibele, aklı çocukluğundaki hayallerle dolu; ruhu biraz Mardin, biraz Mezopotamya… Meryem en çok ne derseniz, çok haşır neşir olduğu, üstündeki deniz kabuklularını temizlemekle uğraştığı, çakılını, kumunu, yosununu ayıkladığı bir midye. Pilavını tatsa da midyeyi ağzına koymaz.
Akşamüstü beş saat uzaklıktan gelen çuval çuval midyeleri önüne alıp tek tek temizlerken Gregor Samsa’yı hamam böceğine dönüştüren hayat, onu da bir midyeye dönüştürür. Sessizleşir. Elleri kayalara, bedeni midyeye, ruhu çocukluğuna ve memleketine dönerken, kendisini aldatan kocayı, dünyanın çilesini unutur.
Mucize gibi çocuklar
Kocasının altına çektiği görkemli kamyoneti vardır ama onun seyredecek bir televizyonu bile yoktur. Çuval dolusu soğanı soyup ayıklarken, pirinci ıslatırken, yemeğine katacağı yenibaharı, karabiberi, tuzu ayarlarken o da kendi içindeki boşluğu hayalleriyle doldurur. Gidemediği yerler, göremediği yakınlar, daha çocukken kaybettiği annesinin şefkati her gün yıkayıp pakladığı, içlerini açtığı midyeleri leziz pilavıyla doldurur gibi kendini dönüştürür. 14 yaşında evlenip 15’inde doğurduğu ilk çocuğu da şimdi altı yaşında olan evladı da Meryem’in bu mucizevi emeğiyle dönüşmüştür. Hepsi iyi öğrenci, hepsi akıllı, terbiyeli, insan ilişkilerinde başarılı nasıl olmuş diye şaşırır, afallarsınız.
Meryem’in çocukları altı-yedi yaşından itibaren kilometrelerce uzayan bir kıyı şeridinde, ait oldukları coğrafyadan binlerce kilometre ötede, annelerinin yaptığı dolmaları, haşlanmış mısırları, acı badem kurabiyelerini hep terbiyeyle, kimseyle yüzgöz olmadan satarlar.
Babaları, büyük bir fabrikanın patronu gibi arada sırada onları gözlerken, Meryem ve çocukları ekmek parası değil, babalarına kamyonetinin, yaz boyunca çalışırken oturdukları kiralık evin, hatta babalarının sevgilisinin pahalı zevklerinin de parasını öderler. Baba, büyük şehirde yaşadığı aşk gözünü kör ettiğinde karısını boşamak istemişse de aklıselim aile büyükleri “Oğlum sen deli misin? Altın yumurtlayan tavuk kesilir mi?” deyince aklını başına toplamış. Düşünmüş, kim Meryem kadar güzel, Meryem kadar çok midye temizleyip, doldurup ortaya çıkarabilir?
Memleketinde kadın olmak da zaten böyle bir şeymiş. İçinde ne olursa olsun dışarıdan belli etme. Etin içini pilavla doldur ama pilav görünmesin.
Görünmez Meryem
Meryem’in göremediğiniz çok şey var içinde. İnsan içine çıktığında, dışındaki kabuğu sıkıca örter. Neşeli yüzüyle, güleçliğiyle ve samimi sohbetiyle kendisini giydirir. Çocukları için iltifat aldıkça, midyeleri övüldükçe, kabuğunu iyice sertleştirir. Sorarsanız gizlemez pek ama anlatmaya da istekli olmaz. Telefonla Kürtçe konuşur sizinle konuşurken başka. Büyük şehirde erken yaşta ölen annesiyle anadilini unutmuşsa da, yine de Kürtçe konuşur. Dert dinler dert anlatır… Konuşurken “daye” dediğinde annesi saydığı teyzesine, “hale we çawa ye” dediğinde “İro ez gelek westiyam” dediğinde telefondaki anlar. “Vay vaylee” dediğinde yüzündeki üzüntüden bir şeyler anlar gibi olursunuz. Bu anlarda Meryem’in kabuğu biraz kırılır gibi olur. İçindekini azıcık gösterir.
Meryem’e ana dilini sorunca, kabuğunu biraz daha açar: “Abla, anneannem hiç Türkçe bilmezdi. Annem biraz konuşurdu. Ben ne öğrendiysem o. Annem evlenince büyük şehre geldim akraba yanına. Yedi kardeş dağıldık. Babam yine evlendi. Yüzünü şeytan görsün. Sonra beni görücü usulüyle evlendirdiler. Benden on yaş büyük kocam. Ne gördüysem orda gördüm. O başka memleketin insanı. İkimiz de Kürtçe konuşuyoruz ama onun Kürtçesi başka. Aynı dilde anlaşamıyoruz. Ben bir şey deyince o öyle denmez diyor. Çocuklar hiç Kürtçe bilmiyor.”
Meryem günde iki kez elde çamaşır yıkıyor çünkü çocukları da kocası da temiz gezmeli. “Yiyecek satıyorlar, hiç pasakla gezilir mi?” diyor. Yemek pişirirken de satarken de ilkesi titiz olmak.
Meryem’in kabuğunun altındakiler sadece bunlar değil. Meryem’in içinde ameliyat sırasında unutulmuş iki santimlik bir iğne, şeker problemi de var. “Şeker hadi neyse de” diyor, iğne vücudunda gezip duruyormuş. İğne nereye giderse, orada ağrı yapıyor. “Allah korusun ya kalbine giderse, gitmemesi gereken bir yerde istenmedik bir sıkıntı yaratırsa” diyorum. Ameliyat olacakmış ama midye sezonu bitsin, tatilciler gitsin diye bekliyor. Sert ve batan, acı veren neyse hep içinde tutuyor.
Meryem’in dünyasında her şey Meryem’den değerli sanki. Meryem için bile öyle. “Hele bir çocuklar büyüsün, hele bir vakti gelsin, hele bir midyenin borcu ödensin derken, kazanılan her kuruş kocasında birikiyor.
Kendisi ne yeni bir kıyafet derdinde ne evini allı pullu döşemeyi istiyor. Tek istediği en küçük çocuğunun arkadaşı olması, kendi yaşıtlarıyla oynaması. Çocuklu bir tek komşusu var ama onun çocukları Meryem’in evladını oyuna almıyorlarmış. Neden diye sorduğumda “Anaları beni ayırmıyor ama çocuklar sen bizden değilsin diyorlarmış’ diye anlatıyor.
Meryem midye demiştik ya sadece midye de değilmiş. Meryem Ege kıyısına taşınmış bir Mezopotamya, denize göçmüş bir tarih öncesi bir uygarlıkmış.
“Yarın da buradaysan sana biraz midye getireyim. Biraz da içli köfte” diyor samimiyetle.
Ya işte. Meryem böyle dışı pırıl pırıl parlayan içine de dünyanın tüm can sıkıcı şeylerini toplayan sıkı sıkı kapalı bir midye. Bir açılırsa dökecek içindekileri. İncilerin yanında çook acı var. Öyle bir acı ki, bütün kadınları çıldırtıp, isyan çıkartacak kadar.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!