Sistemin yapısal krizi pandemiyle birleşerek ağırlaştı, milyonlarca insan bir anda işini kaybetti, kaybetmeyenlere ise canlarını ortaya koyarak karın tokluğuna çalışmaları, her türlü üretim baskısına boyun eğmeleri dayatıldı. Aşsız, işsiz kalan, toplumsal dayanışmanın gücüyle kucaklanamayan emekçilerin, umudunu kaybetmiş gençlerin intiharları devam etti.
Kürt halkının toplumsal kazanımlarına dönük düşmanca saldırılar işgal politikalarıyla da birleşerek azgın bir nitelik kazandı.
Türkiye ve Kürdistan’ın hemen tüm dağları, doğal güzellikleri maden ve enerji patronlarına peşkeş çekileceği, yapılan düzenlemelerle anlaşıldı. Bu yağmacılığın karşısına dikilerek yaşam alanlarını savunan halkın karşısına asker-polis dipçikleri çıkarıldı.
Kadın cinayetleri daha planlı daha vahşi biçimler kazanarak devam etti. Devletin tecavüzcüleri, katilleri aklama, koruma politikaları ibretlik biçimlere büründü. Faşist rejimin sivil toplumun tüm alanları üzerinde hegemonya kurma politikası meslek örgütlerine dönük saldırıyla açıklık kazandı; Baroların bölünmesi, halkın savunma hakkının gasbı şahsında somutlaştı. Doğanın isyanı depremler, çığ ve sel felaketleriyle devam etti. Bölgesel yayılmacılık ve Kürt halkına dönük saldırganlık devam hız kesmeden sürdü. Rojava’dan Irak’a, Libya’dan Doğu Akdeniz’e, Azerbaycan’a kadar birçok alanda cihatçı çetelerle birlikte işgal harekatları, savaşlar gerçekleştirildi.
Savaş politikaları tam gaz sürdürüldü
Türk devletinin İdlip’te günlerce tırmandırarak, beka sorununa bağlayıp işi “İdlip vatan toprağıdır” demeye vardırdığı savaş politikaları, 27 Şubat’ta TSK noktasının Rus savaş uçaklarıyla vurulması ve otuz altı askerin ölümüyle sonuçlandı. Ondan önceki haftalarda meydana gelen çatışmalarda da on üç asker ölmüştü.
Bir bataklığa dönüşen Suriye’de dengeler, cadı kazanına odun taşıyan güçlerin hesap ve hamleleriyle sürekli değişiyordu. Rusya ve İran destekli Suriye rejimi kimi noktalarda denetimi ele geçirmesinin ardından dümeni, bir cihatçı üssüne dönüşen İdlip’e kırmıştı. Kürt halkına karşı düşmanlığını yayılmacı politikalarına kılıf yapan Türkiye faşist rejimi işgalci politikalarla girdiği yerde kalıyor, kaldığı yerlerde de cihatçılarla kurduğu kirli orduyla alanını genişletiyordu. İşi “İdlip vatan toprağıdır” demeye kadar vardıran ve yığınağıyla birlikte içerde de şoven histeriyi köpürten Türkiye, Suriye ordusunun İdlip’e yönelmesinin ardından da aynı şeyi yapmış ve daha önce varılan anlaşmaları da ihlal ederek bölgeye askeri yığınağı arttırarak askeri noktaların sayısını çoğaltmıştı -Rusya’nın havadan vurduğu TSK askeri noktasında olduğu gibi. Rusya daha sonra bu konuda “O noktada Türk askerlerinin olduğunu bilmiyorduk, olmamalıydı,” manasına gelen açıklamalarla bu yaklaşımı da teşhir etmişti.
Cihatçı savaş çetelerinin hamiliği ve tırmandırılan gerilim üzerinden Suriye’den toprak koparmaya çalışan Türkiye, otuz altı askerin ölümünü de Rusya’yı sıkıştırıp, Suriye rejimine kendi topraklarından “çekilmesi” için baskı uygulamasını sağlamanın aracı olarak kullanıma sürdü. Asker ölümleri, ABD-NATO ve AB’nin daha net bir tutum alması veya Türkiye’nin istediği hizaya gelmesi için de çeşitli şantajlar eşliğinde kullanılmaya çalıştı.
Dünya emperyalist sisteminin Suriye’deki bu kapışma üzerinden mevcut halin daha karmaşık bir nitelik kazanmasına rıza göstermeyip Esad rejimini baskılayacağı ve İdlip başta olmak üzere ele geçirilen kimi noktaları Türkiye ve bağdaşığı olan cihatçı çetelere bırakacağı hesapları üzerinden oynanan bu tehlikeli oyunun sonu 6 Mart’ta Rusya’yla yapılan mutabakatla nihayetlendi. O mutabakat da “Soçi’ye dönüş olmayacak” dedikleri halde Soçi’nin bir tekrarı oldu.
Göçmen kartı kullanıldı!
O arada Türkiye İdlip saldırısından yola çıkarak AB’li emperyalistleri sıkıştırmak için göçmen kartını bir kez daha masaya sürdü.
AB’nin yeni göçmen dalgası ve sınırların açılmasıyla tehdit edilmesi, NATO’ya hava sahasının uçuşa kapatılması çağrılarının yapılıp durması, Rusya’ya Suriye rejiminin kendi topraklarından çekilmesi için baskı yapılmasının “buyrulduğu” açıklamalar birbirini izledi.
Araçlarla Yunanistan sınırına yığılan göçmenler o sınırda günlerce trajik biçimde bekletildiler. Yunan askeri ateşli silahlar kullandı, gerilimde iki mülteci hayatını kaybetti, çok sayıda yaralanan oldu. Soğuk havada, çamurlar içinde, aç bilaç bekletilen, araçlara zorla bindirilerek sınıra taşınan mültecilerin orada günlerce süren bekleyişleri pandemiyle birlikte adeta “unutulmaya” terkedildi!
Libya’da on altı TSK askeri ölünce…
2020 sadece İdlip, genel olarak Rojava ve Güney Kürdistan’daki operasyonlar, kirli hesaplar, işgal ve girişimleriyle geçmedi. Türkiye bir taraftan Akdeniz’de doğalgaz arama çalışmaları adı altında AB’li emeperyalistler, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri’nin de bulunduğu bir denkleme savaş gemileriyle daldı. Diğer taraftan daha önce Suriye’den Libya’ya aktardığı cihatçı çeteler, MİT ve TSK mensuplarından oluşan karanlık bir güçle Libya’daki dengeleri değiştirmeye girişti. “Mavi Vatan” olarak isimlendirilen ve “ulusal güvenliğimiz için denizlerdeki misakı millimiz” denilerek gerekçelendirilen Avrasyacı politikayı raflardan indirdi.
Emperyalistler arasındaki güç ve hegemonya mücadelesiyle paramparça edilmiş Libya’da Fayiz Serrac liderliğindeki Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni destekledi. Serrac’la Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu arasındaki çatışmaların fiili tarafı oldu. Erdoğan Libya’daki TSK-MİT varlığını ilk olarak 6 Ocak’ta MİT’in yeni hizmet binasının açılışında söylediği “MİT Libya’da üzerine düşen görevleri hakkıyla yerine getiriyor” sözleriyle açıkladı. Daha sonra Şubat ayının sonunda İzmir’de yaptığı konuşmada Libya’daki çatışmalarda “birkaç tane askerin” öldüğünü belirtti. Hafter ise yaşanan birkaç haftalık çatışmalarda on altı Türk askerini öldürdüklerini duyurdu.
Bu gelişmeler basında büyük yankı uyandırdı. Bizzat Erdoğan’ın ifşa ettiği gerçekleri haberleştiren ve ölenler arasında MİT mensuplarının da bulunduğunu, cenazelerin gizli kapaklı yapıldığını çeşitli hesaplardan da yansıyan haberlerle kamuoyuna duyuran gazeteciler akkında soruşturmalar açıldı.
Hilafet kılıcı gölgesinde umutsuz şov
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın onayladığı Danıştay kararıyla camiye dönüştürülen Ayasofya’da 86 yıl sonra ilk cuma namazı kılındı. Halk için popüler bir gündeme dönüştürülmek istenen bu şov -onca çabaya rağmen-, çeşitli tarikatların-cemaatlerin ve devlet erkanıyla bu iktidarın kaymağını yiyen çeşitli kesimlerin abartılı ilgisine mazhar olabildi.
Kemalist elitizme karşı elde kalan son “mağduriyet” barutu da böylelikle tüketilmiş oldu.
Şovun bir diğer mesajı işgalci-ilhakçı-fetihçi politikanın altının çizilmesiydi. Libya’da, Suriye’de, Irak’ta hızını alamazsa Kafkaslar ve Balkanlar’da militarist yayılmacı hayallerle girilen maceralar, işçi ve emekçilere hayatlarından çalınan kesitler ve her gün daha da dibe itilen nesneler haline getirildiklerini gösterecektir.
Sözün kısası bu şov iktidarın varlığını bir atımlık barut misali çeşitli atraksiyonlara bağlayacak kadar çaresiz olduğunu gösterdi.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!